29 Aralık 2007 Cumartesi

bir önceki posttaki hikayeden yola çıkarak

durup dururken bana mail olarak geldi bu bir önceki posttaki hikaye.bir arkadaştan.yani belirteyim ki benim değil...
ve ben okuyunca"işte bu" dedim .belli ki bir erkeğin aklını başına getirmesi beklenerek yazılmış olan bu hikayenin bana neden işte bu dedirttiği de bu postun konusu .
benim blog arşivimde de arada sırada bahsi geçtiği üzere , evliliğim çok da beklenen değildi. duyan herkes evliliğime şaşırdı . ilk başlarda işin ucunda evlilik olacağını ben de sanmıyordum , ama ilişkimiz başladı sürdü gitti derken baktım bir sonuca varılması gerekecek ve sonuç benim vazgeçeşlerim ile olacak.ya ondan ya elimdekilerden. ondan vazgeçmeye karar verdim , kendimi ondan uzaklaştırmak için elimden geleni yaptım ama olmadı. mantıken ; fiziken uzak kalmış olsam da zaman kalbimi, ruhumu ona daha da yaklaştırdı. sonuçta tüm doğrularımı yıkarak vazgeçtim beklentilerimden ve onunla evlendim. birbuçuk yıl oldu. mutluyum.kalbim ona hala o eski yakınlığında hatta daha da öte.birlikte oldukça bağlarımız güçlendi.evet arada sırada patlama noktasına geldiğim ,bunalım takıldığım oluyor ama benim huyum bu zaten. hep bir depresyon konusu çıkarırım gidişattan.
işte bu hikaye benim veremediğim neden sorusuna verilecek cevaptı. eşim daha tanıştığımız andan beri beni değil hikayede bahsedilen içimdeki o " küçük kızı" bulmuş ;onu sevindirmeyi bilmiş ve küçük kız da beni peşinden sürükleyip buralara getirmişti.
işin garibi ben kendi çocukluğumda bile küçük kız olmadım , çok basmakalıp bir ifade belki ama doğru. hep yaşımdan olgun davranırdım . yaşıtım olan kız arkadaşlarım şayet yanlarında ben varsam babalarından izin koparıp çarşıya oraya buraya gidebilirdi. öğretmenlerim ders içinde bişekilde gerektiği için sınıftan ayrılırken sınıf başkanını değil beni görevlendirirdi ," özlem sessiz sakin olun" diyerek. evde zaten iki yaşında abla olmuş olmanın yükü vardı üzerimde . ayrıca tipim de yaşımdan büyük gösterirdi. lise birde olduğum bir zamanda babamla beraber bizi görüp de babamın eşi olduğumu sananlar vardır.
ve aksine ben kendimi olduğum gibi değil olduğumdan da küçük hissederim , bonibonla sevinir , çizgi filmle eğlenir , aydedeyle konuşurum. bunları saklamadan gizlemeden neşeyle vakit geçirebildiğim tek yer ise eşimin yanı ." işte bu" benim için evliliğime giden yolun formülü.

biraz uzun ama hoş bir hikaye

MUTLU BİR EVLİLİK
Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, bir de sinirlenmişti.
Alaycı bir ses tonuyla: - Ekmek parası mı istiyorsun? diye sordu.
- Hayır çikolata parası lazım!
Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.
- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?-
Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.
Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.- Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "
Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.
- Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.- Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.
Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
- Yok mu eşin dostun, borç alacak akraban?
- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim
- Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Ben de altı yıllık evliyim.. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.
- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
- Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
- Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?
- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?-
Küçük kızı severek.
- Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.
- Nasıl yani ?
- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?-
Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun" demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.
- İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
- Hiç kavga etmezmisiniz siz?
- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.
- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum
- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.
- Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
- Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu. Adam ayağa kalktı
- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
- Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi. "Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım," dedi. Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı. Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı, sonra eşinin önüne koydu.
- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi. İnci hiç konuşmadı.
- Sorsana "niye" diye.
İnci kızgın kızgın:- Niye? Diye sordu.
- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla.İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.
- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.
- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim birşeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım" Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.
- Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü.- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.
- Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu. İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.-
Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.

Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü

27 Aralık 2007 Perşembe

hazırlık

zaman nasıl da hızlı , nasıl da koşuyor ... daha yorulmadı , yorulmayacak da o. bir nefes alsa , şöyle bir mola verse olmaz mı ?
dinlenecektim güya ; on gün tatilin adını bile duymak yetmişti ilk başta .ama şimdi sadece adı kaldı bana yadigar. ne dinlendim ne bir iş yaptım.zamanın böyle bir özelliği var, uzaktan gördüğümüzde ya da içindeyken engin bir deniz , koca bir okyanus misali olan zaman ; geçip gidince yani dışına çıkınca avcumuzda bir su damlası bile kalmıyor. sanki buhar olup uçuyor o koca deniz .o denizde fırtınalar koptuğu da çok oluyor . içindeyken boğulacakmışız hissi veriyor . bizi çok yoruyor bazen zaman . üzüntülü sıkıntılı günler uzadıkça uzuyor ama en nihayetinde geçip gitmiyor mu ? avcumuzda bir ıslaklıktan başka ne kalıyor ? o ıslaklıksa , yaşadığımızın ta kendisi.ve bence çok önemli.
bayramda yaptığımız ziyaretlerde iki bebekle tanıştım.biri küçük ve yakışıklı bir bey.annesi ve babası evliliklerinin sekizinci yılında altı tüp bebek deneyimi ve iki ameliyatdan sonra kavuşmuşlar bu küçük beye.bunca çabaya benim ne bünyem ne ruhum ne de cebim dayanır. ama çaba göstereni de anlarım , dilerim isteyen herkesi bebeğine kavuştursun allahım. diğeri ise parmak kız , gereğinden hevesli çıkmış bizimki ve beş hafta önce gelmiş dünyaya. zaten de minikmiş belli ama bu erken geliş nedeni ile de biraz daha minik kalmış . parmak kızın annesi öyle mutluydu ki , küçücük bedeni öpücüklere boğuyordu .oysa ikinci çocuğuydu , abisi vardı parmak kızın okula başlamış bu yıl aklı başında görünüyordu.demek ki her yavru ayrı bir dünyaydı anne için.
zamanla başladım bebekle devam ettim. bu postun sonu nereye gidecek bakalım. henüz bebek haberi verecek değilim ,ama farkettim ki bu haberi hiç vermeme ihtimalim de var. "zaman" ile başladım posta çünkü son günlerde artık hiç bir şeyi yetiştiremiyorum , hiç bir şeyle istediğim kadar özenle ilgilenemiyorum , başladığım pek çok şey yarım .ve bununla birlikte hep yorgunum. şimdi bir bebek olsa ona da yazık olacak.bana da. ama yorulsam da perişan da olsam nasıl olsa o bebek büyür. zaman geçer.ve en azından avcumdaki o ıslaklığa bakıp gülümseyebilirim. evet ,dalgalı denizde çok yorulduk yıprandık ,zaman yetmedi ,yavruma yeterince özen gösteremedim ama işte şimdi beraberiz yavrumla diyebilirim..
hala sorular içinde oluşum hala emin olmayışım garip , oysa ben iki ay önce gerekeni yapmaya karar vermemiş miydim ? şimdi niye bu kararsızlık...hayır bu kararsızlık değil .bebeğim olursa zaten ona hazırım , bu bebeğim olmazsa konusuna yaptığım hazırlık.. hani o yakışıklı küçük beyin annesi babası gibi olamıycağımız için , şimdiden kendimi bu duruma da hazırlayım dedim.

26 Aralık 2007 Çarşamba

rehavet

bayram tatiline biraz erken başladım , tek başıma annemi görmeye gittim o boşlukta . sonra bayram için geri geldim buraya.bayramın ikinci gün akşamı yeniden yola çıktık anneme, bu kez eşimle beraber . onu da bayramlayıp geri geldik. iki anneyi de yalnız bırakamıyoruz bayramda , bi burda bi orda . biraz yorgun döndüm tatilden , bu gidip gelmeler nedeniyle. rehavetten kurtulup post yazacağım yoktu , ama yorumların itici gücü ile toparlandım ve yazdım.
aslında biraz dertleşmeye ihtiyacım da var , bayramda yaşadığım bir olay üzerine...
eşimin iki ablası var , ikisi de şehir dışında yaşıyorlar. Bizden yaşca oldukça büyükler , birinin üniversiteyi bitirmiş bir çocuğu bile var.
bu iki abladan küçük olanı ile evlenmeden önce tanıştım , çok sıcak bir tanışma oldu ve sağolsun sonra nişanımıza da katıldı.büyük olanı ise ilk gördüğümde üstümde gelinlik ile kuafördeydim. sadece benimle değil eşimin ailesi ile de az muhabbeti olan biriydi bu büyük abla. ama şimdi eniştemiz emekli olunca vakit bolluğundan buralara sık gelir oldular.geçen bayramdan önce gelip kalmışlar ama bayrama çocukların yanına dönmüşlerdi. o sebeple bu bayramı annesi ile geçirmek istemiş , tabii buyursun gelsin.
kurban kesimi buraya yakın bir köyde yapılacaktı. bayram sabahı eşimle kayınvalidem o köye gitti ben kendi evimizde kaldım.bir tatlı yapayım bari gelip gidene ikram ederiz diye düşündüm. mutfakta uğraşırken telefon çaldı.büyük ablaydı arayan.
meğer geleceklerini kayınvalideme haber vermişler , o da köye gideceğinden bahsedince evinin anahtarını kapının orada bi duvar kovuğu var ,oraya bırak demişler. kayınvalidemin canı anahtarı bırakmayı istememiş hırsızı var arsızı var. ama bunu kızıyla paylaşmamış da içinden şöyle düşünmüş ; "özlem evinde nasıl olsa bizi bulamayınca anahtarı da bulamayınca onu ararlar oraya giderler " evet neticede öyle de oldu ; büyük abla annesini evde bulamamış, anahtar da bırak dediği yere bırakılmamış ve bir hışımla beni aradı. "neredeler" diye. köydeler dedim. ben evdeyim buraya gelin ,evi bulabilir misiniz ?
kapattık fazla uzatmadan , geleceklerdi nasılsa yüzyüze konuşurduk.gittim üstümü değiştim salondaki koltukların örtülerini topladım makinada çamaşır vardı serdim ama hala gelmediler.o kadar da uzak değiliz. ben aradım bu kez ablamı , nerdesiniz diye ,arabayla turlayalım da annemi bakleyelim dedik şeklinde bir cevap verdi. buraya neden gelmediniz dediğimde de bozuk bir ses tonuyla "davet etmedin ki" dedi. bana kendimden şüphe duyuracak kadar da emindi sesi ,acaba mı dedim? yok canım , davet etmesem evi bulabilir misiniz diye sorar mıyım. hem sonra burası yabancı biyer mi ( eh birbirimizi pek tanıdığımız söylenemez ama o ; eşimin ablası ) davet gerekir mi?
eşime ulaşamıyorum ,onları ikna edemiyorum , tam bir saat çabaladım .nihayet eşime ulaştım , ama ondan önce ben onları bize gelmeleri konusunda ikna ettim. eşim de ablasını arayıp "özlem bekliyor eve gidin" demiş ama ablam "davet etmediğimi" ona da söylemiş. fakat canım benim , hiç inanmamış ki ona. ama yine de "davet mi lazım , lazım değil hem ; hem de benim hanımımsa seni kesin davet etmiştir sen git doğruca bize bak o bekliyor" demiş.
ablamla enişte kapıdan girerken buz gibi soğuktular ,kim var dediler. kimse yok. meğer kendi ailem varmış, davet etmeyişimin sebebi olarak da onlarla başbaşa olmak istemişim diye de senaryoyu yazmışlar.
neyse biz çay içerken annesi de geldi ,sonra kurban etinden yemek yaptık ; yedik ve konu kapandı.
gel gör ki ben bundan hiç hoşlanmadım. hayatımın bundan sonrasında bu önyargılı ,senarist ve mesafeli insana abla demek zorunda kalışım hiç hoşuma gitmedi. neyse ki eşim de ; annesi de beni tanıyor ve öyle bişey yapmış olmadığımı biliyorlar.

14 Aralık 2007 Cuma

butejoy sobelemiş konu karanlık

bazı günler uyanmak zevkli iken bazı günler olmaz ? neden... ben güneşi seviyorum , eğer o sabah güneş parıldayıp aydınlatmamışsa ortalığı işte o sabah uyanmak zevkli olmuyor . karanlık demiş Butejoy ; ne düşündürür sana , ben karanlığı düşününce aklıma hep güneş geliyor .Karanlık üstünde durduğum bir kavram değil o yüzden bana bir çağrığım yapmıyo. Yani benim için çok da bi özelliği yok. Ama tersi öyle mi ya ... Aydınlık . Söylerken bile içim açılıyor. Hayalimdeki tüm sahneler güneşli bir havada geçiyor . En sevdiğim anıları toplasam onlara bir de güneş eşlik ediyor. Karanlığın tek özelliği , uyuma fırsatıdır . Bizim okulda gecelerce ders çalışırlardı ,bir ben yapamadım onu Çok çalışmak lazımsa erken kalkardım ,ama asla gece onikiden sonra uyanık olmadım. Yani oldumsa da sayısı iki elin parmağını geçmez.
Korkmaz mıyım hiç ? Korkarımdır belki . Rahat olmadığım kesin , gündüz olduğum kadar. Ama dedim ya üstünde durmadım şimdiye kadar , Sevinç sordu diye bi iki satır yazdım .

Bir de gözümün önüne bir sahne geldi , küçükken yaz tatilinde gittiğimiz memleketimizde... akşamları babam kuzenlerimi ,kardeşlerimi toplar bizi uzun yürüyüşlere götürürdü , geç saatte . fırıncı sabah için ekmek yapardı , kokusu duyulurdu evden çıktık mı . ekmek alırdık sıcacık hamur hamur onu yerdik. sonra şehrin dışına doğru vardığımızda yıldızlara bakardık uzun uzun, şehir ışıklarının etkisi sönmüş ortalık gerçekten karanlık iken samanyolunda kaç yıldız var sayacak kadar net görünürdü yıldızlar.babam anlatırdı yıldızları , cezveyi benzetilen b.ayı takım yıldızı mıydı hatırlayamadım .sonra kutup yıldızını bulurduk. ama her seferinde yeniden yıldız bulma seansları yapılırdı ve bndan hiç sıkılmazdık. ben ortaokuldaydım o zamanlar , ben liseye başlayınca yaz tatiline gitmez olduk oraya.kuzenler de evlendi felan kimse kalmadı. ama yürüyüşlerin tadı hala damağımızda , kuzenlerim ile oturduk mu o günleri yad ederiz.şifre gibi.
kutup yıldızı dedik mi anlarız .

12 Aralık 2007 Çarşamba

akasyalar ....

resimli bir blogum olmasını isterdim fakat teknik altyapı eksikliğinden mümkün değil ; örneğin benim bir fotoğraf makinem yok. olsa bile işyerinde bilgisayara resim yükleyip burdan yayınlamam çok doğru olmaz. fakat şimdi bir akasya dalı ,çiçekli hem de , kokusunu yayar gibi şurda salınıyor olsaydı hiç de fena olmazdı kanımca. neyse siz halledin yani hayal edin , " kendi akasyanı kendin hayal eettt , bu özgürlüğe sahip olduğunuz tek blog burası ; geeel vatandaş geeelll"
saçmalamayı burada kesip , hayatımın en güzel ılık yaz akşamlarını geçirdiğim ankarada emek dört~ bahçeli yedi ve etrafındaki caddelerde gün batımı tazeliğinde yürüyüşler yaptığım yirmilerimin sonuna selam ederim . O yürüyüşlere eşlik eden şarkılardan biri de "akasya kokan gecelerde" sözleri ile başlar ki ismi " sevdalım hayat" dır.diğer tüm livaneli şarkıları gibi bu da bir gözüme gözyaşı damlası bırakır bir gönlüme umut. insan kopyalanabilir olsaydı bu adamdan bir kopya yaptırıp evime koyardım "sen öyle sıcak sıcak bak ve gülümse bana yeter" derdim. tabii babası zülfü diye şu hayatta en kıskandığım insan olmaya adayken bana müsade ve lorke ile oh be şükür iyi ki de o değilim dedirten aylin livaneliye de dokundurmadan edemiycem keşke hiç türk müziği yapmasaymış.
cumartesi işyerinde gazetede bir yazı okudum , beyaz şova konukmuş livaneli .bir seyirci arayıp " sizi ; nazım hikmeti ve atatürkü babamdan öğrendim ben ,her sabah babamı güneş topla benim için diye uyandırdım.onu geçen yıl kaybettim.zülfü abi sizden bişey isteyebilir miyim , güneş topla benim için" demiş. ben işyeri felan dinlemedim bu satırları okurken ağladım. çünkü evet ben de babamdan dolayı tanıyıp sevmiştim nazımı ve livaneliyi ,ve ahmed arifi , ve yaşar kemali , ve hayatı ,ve insanları.babamla sevmiştim şiir okumayı , duyarak. babamla sevmiştim şarkıları , sözlerine bakarak.ve kaybetmiştim babamı ben de doyamadan ona . ağlamaz mıydım. ve hayıflandım kendime , hep erkenden uyursun özlem diye ne vardı sen de izleseydin şu programı.
sonra pazar sabah herzamanki gibi erkenden kalkıp bir kahve içtim ,kocam uyurken ütü yaptım, ekmek alma yürüyüşüne çıkacaktım ki televizyonu açtım. iyi ki de açmışım.programın tekrarı vardı.hemen kuruldum koltuğa.ve harika bir pazar sabahı yaşadım, ondan şarkı dinlemek mümkün olmadı ise de .

10 Aralık 2007 Pazartesi

eski bir dosta hitaben

çalıştığım şirket diğer ülkelere olduğu gibi yunanistana da ihracat yapıyordu , ağırlığı çok fazla olmamakla beraber . bu azlığın kaynağı politik sebepler değildi ; yanlış anlaşılmasın ; sadece ürettiğimiz ürüne talep avrupada pek yoktu , az gelişmiş ülkelerde alıcı bulmak daha kolaydı.
karayolu ile sevkiyat yapılıyordu ve yunanistana girişte gümrük işlemlerinin organizasyonu da bize aitti. nakliyecimiz aracılığı ile bir gümrükçü bulduk : bay yorgo.yetmişinin üstünde olduğu söylendi bana ; bu sebeple email ile haberleşemeyecektik sadece telefonla . ilk görüşmemiz de sonrakiler gibi çok sıcak geçti , özellikle de kendimi ad soyad tanıttıktan sonra ; benim evlenmeden önceki soyadım tellaffuz bakımından yunanistanda kullanılan bir soyadına benziyormuş ve bay yorgo yaşlı başlı hali ile bir de benim adımı öğrenmekten kurtulmuştu , misis Ka.lis deyip çıktı işin içinden. Akrabamız oluyorsunuz siz bizim diyordu. Gümrük işleri ile ilgili para transferlerini de gününde yaptık mı iş tamamdı .O şirkette iki yıldan fazla çalıştım. En sevdiğim iş yunanistana ihracat oldu , bay yorgo sayesinde . bir gün bana gönderdiği evrakların içinden bir de paket çıktı. bir dvd idi . üstünde "this is a small gift for you" yazıyordu . filmin ismi de yazmıyordu heralde çoğaltılmış kopyaydı ;ama olsun; teşekkür etmek için aradığımda "izledin mi" diye soracaktı bu sebeple aramadan önce izledim . ismi "politi.ki kuz.ina" olan bu film dün akşam tvde yayınlandığı için de bu yazıyı yazmak istedim zaten. bay yorgo ile hala görüşüyorum , ama ben o işimden ayrılalı üç yıl oldu ve yanına ne zaman bir türk gelse beni arar ve tercüman olarak kullanır beni . eminim bunu mahsus yapıyor çünkü bahanesi olmadan arayamayacak kadar da mahcup bir bey o :))) sizi özledim bay yorgo ...

3 Aralık 2007 Pazartesi

Sobe , Kimden : Mücevher Kutusu' ndan

ben küçükken , çok fazla arkadaşı olan ve oyun oynama şansı çok olan bir çocuk değildim. sokakta oynamak nedir bilmedim. hala da çok arkadaşım yoktur.Oyun oynamakla ,
özellikle de grup içindeki oyunlarla kazanılacak pek çok artılardan yoksun kalmışlığımın acısını da çekiyorum.
aslında ben , dil veya edebiyatla ilgili bir iş yapmalıymışım .Hatta ikisi bir olmalıymış.Geçen gün Seli.m İle.ri'nin çevirmen Se.çkin Sel.vi ile yaptığı bir söyleşiyi izledim. Yeni idolüm o.Ve artık okuduğum bir kitabın çevirmenine de dikkat edeceğim.
Sevmiyorum ben rakamların ve de paranın iş malzemem olması halini.
ilk kopyam ,yok.Evet dişe dokunur bir kopya deneyimim olmadı. Elbette yanımda benden akıllı birisi de olmadı , onlar bana bakardı esas ... çok da tevazu içinde gördüm kendimi yahu :))
en saçma huyum , bin düşün bir konuş diye yapılan onca uyarıyı dinlemeyip ,patavatsızca her ağzıma geleni söyleme potansiyelim.
bence cep telf , hiçbişey . yani benim gibi işten eve evden işe birisi için ,olmasa da olur. eskiden de çok önemsemezdim ama dışarda geçirdiğim vakit şimdiye göre daha fazla olduğu için bir nebze işe yarardı ,artık sadece ucuz kontur sağlıyor olması sebebi ile masadaki sabit telefonun yerini aldı ,adı cep telefonu kendi masa.
aşk bence, ( ..... ) işte bu boşluğa isim verme gereğinden doğmuş bir kelime, aşk. tarif edilesi birşey değil bence.
en sevdiğim bloglar , çok fazla sayıda blog okumuyorum .zaten sadece işyerinde kaçamaklarda okuduğum için iyi bir blog okuyucusu sayılamam. Sevdiğim bloglar
-pek güncellenmese de- linklerimde ve eminim bunu da okuyorlar : "sizi seviyorum"

sema , sevinç , sebla .
( isimler ne kadar uyumlu )
SOBE !

28 Kasım 2007 Çarşamba

lem.on tr.ee

önceki kadar üzgün ve süzgün değilim artık , işle ilgili konuyu beni çok seven bir iş arkadaşı büyüğüm halletti sağolsun. ama artık dikkatli olmalıyım , çekirge bir sıçrar iki sıçrar değil mi . evde de dalgalar kıyıdaki taşları dövmüyor ; deniz sakin , hava ılıman . Eşimin doğumgünü yaklaşıyor ,çaktırmadan bir hediye alabilmek dileğindeyim şu ara çünkü evden işe bırakıyor beni işten alıp eve götürüyor nasıl çaktırmayacaksam ? geçen yıl internetten sipariş verdim halettim bu yıl kredi kartımı internet alışverişine kapattığımdan onu da yapamıyorum. neyse tek derdim bu olsun ,en kötü ihtimalle bir pasta yaparım artık becerebildiğim kadar.
le.mon t.ree şarkısını söyleyerek başladım bu sabah güne şoook sewerim ben bu şarkıyı çok.
zaten odur ki ikimiz de "isolation is not good for me " diyenler türündenmişiz
ve şimdi izole kaldık diye bazen kaçıyormuş keyfimiz.
bi de bebek olursa ? o zaman görün bizim evi....

26 Kasım 2007 Pazartesi

düşe kalka

İki sıkıntılı konu var , bunlar hallolsun diye içimden dua ederken buldum kendimi ve nerdeyse işi “ adak” noktasına bile getirmişim duada. Birden kendime gelip yapamayacağın sözler verme özlem dedim. Ama çok zordayım , sorunları uzun zamandır çözemiyorum ve bu alışık olmadığım bir durum. İşle ilgili biri , ikinci de eşimle. İşle ilgili olan “para” kaybımıza neden olabilir yani ben bir hata yaptım ve bunu tazmin etmem istenebilir. Taksit taksit ödetirlerse bile zor olur da hadi ya peşin alıp kıçıma da tekmeyi basmak isterlerse ? Bu şıkka pek ihtimal vermiyorum , hislerim öyle olmıycağını tekmeyi basmıycaklarını söylüyor çünkü hemen herkes emin benim iyi niyetimden de... Gel de bana sor..
Eşime gelince, iki haftadır bana “çıldırmak üzereyim , çok sıkılıyorum” diyor. “ hiçbirşey istediğim gibi gitmiyor” diyor. Akşamları çıkıp hava almak istiyor sık sık. Ve sürekli gergin Ve sık sık tartışırıyoruz. Ve ben sık sık ağlıyorum. Sonuçta bu durum onun canını daha çok sıktığından hooop gene başa dönüyoruz.

İletişim eksikliği sanırım , ben herşeyin sorumlusu olmaya hep aday gördüğüm için kendimi “buna kendime güvenimin az olması da denebilir” , bir konuşmaya başlayınca ağlıyorum “ühüü ühüü ben öyle yapmadım ben bunu demedim” ...
Hay bi dur . Adam sana daha bişey demeden ağlıyorsun , o da bişey demeye bile korkuyor.
Bu akşam yumurta kıralım diyor o ,sen de “sen şimdi bana yemek yapmıyorsun mu demek istedin” diyip oturup ağlıyorsun- nasıl konuşsun ki ? Ve birikti içinde bişeyler aylardır demek ki şimdi patladı

Dün bana bir iki günlük tatile gitmeyi teklif etti. Belki başbaşa kalıp uzun uzun konuşursak ve ortam değişikliği ile keyif alacağımız bir iki aktivite ile desteklersek işe yarar . Bayramı bekliycez gibi bunun için.

Herşeye rağmen kendimi de iyi buluyorum , ben böyle depresifken pek tembel olurum çünkü ama bu sefer tembel değilim. Cuma akşamı işyerinden iki bayan arkadaşım yemeğe gelecekti. Perşembe akşam eşim erken uyudu , Cuma halısaha maçı var ve dinç olmak ister. O uyumuşken ben de hazır yufka ile bir tepsi yeşil mercimekli börek yaptım ve ortalığı toparladım. Oturma odasında kanepelerde örtü serili , onları toplayıp toz al - lavaboları sürt felan bayağı iş yaptım. Cuma akşamı da mantı vardı kayınvalıdemin yapıp bana verdiği buzlukta onu ikram ettim kızlara , börek de çayın yanına iyi gitti , onlarla güzel vakit geçirdik İlk defa geldikleri evimi çok beğendiler , eşyalarımı da. Dekoratif malzemelerim ve oyuncaklarım hele çok ilgilerini çekti. Bir de evin sadeliği. Vitrin yok ,sehpa yok ..
İçlerinden biri ile aynı sitede oturuyoruz evlerimiz aynı planda yani ama o bile hayran kaldı benim evin şekline.
Cumartesi akşamı işten çıkınca çok yorgun ve gergindim hemen yattım ( ama bu araya eşimin o gün pazardan aldığı sebzeleri yerleştirme işini de sıkıştırdım ) Pazar sabah erken uyandım . No.r.a R.o.b.erts in bir kitabını almıştım “no.el.de. ö .l üm” ismi . Kahvaltıya kadar yarısı bitti. Kahvaltıya ekmek almak için çıkıp her Pazar yaptığım yürüyüşü yaptım.Eşim uyuyordu , o geç kalkar pazarları ben de kendime ait birkaç saat yaratırım bu sayede. Kahvaltıdan sonra çamaşır ütü faslı vardı ama kitap beni çağırdı. Akşama bitirdim o kitabı. Ben beğendim.
Sonra da çamaşırlardan kuruyanları kaldırıp yenileri serdim.Birer gömlek birer pantolon da ütülenince işlem tamam.Bu arada kaç kez kavga ettik de ağladım hatırlamıyorum bile . Vaktin çoğunu ben evde o dışarda ,ben uyur o uyanık veya tam tersi geçirmemize rağmen J
Ama olsun
Düşe kalka büyüycez galiba
En azından hala umudum var.

23 Kasım 2007 Cuma

sonuç olarak

bu soru daha çoook kafa karıştıracağa benzer
tek bir cevabı yok
kişiden kişiye
durumdan duruma farklılık gösterir

ama ,genel bir sonuç olarak ,
"bize ve çevremize zarar verecek kimi duygularımızı ,o da olmazsa o duyguları hissettiğimiz anda vereceğimiz tepkileri yönetebiliriz"

doğru muyum ?

21 Kasım 2007 Çarşamba

bir soru

inanılmaz durgun , yorgunum . bloglarda geziyorum , yorumlar yazıyorum ama kendimi toplayıp buraya iki satır yazamadım .
çalıştığım şirkette bir bayan arkadaşım var artık , Melda. Bir buçuk yıldır buradayım ve kimseyle iş arkadaşlığı ötesine geçen bir sohbet kuramamıştım . etrafta beyler sayıca çok , ondan kaynaklıdır belki. oysa kendimi "girişken" bilirdim .neyse , öğle yemeğine herkes gibi onikide değil de ikide gitmeye başlamıştım ; bir süre önce. bu sayede tabldotta olan yemek bana uymuyorsa en azından "çorba var mı " veya " salatayı iki ölçü verir misiniz" gibi tek cümle ile de olsa talebimi servis görevlisine iletebiliyordum , çünkü arkamda ve önümde sırada bekleyen olmayınca adam sağolsun ilgileniyordu. bu arkadaşımla da yemekhanede karşılaşır olduk meğer Melda da bu taktiği ,yemeğe geç gitme taktiğini , zaten uyguluyormuş.
kendisi benden iki üçyaş büyük ,ve bekar. ben 31imdeyim. buralarda o yaşta bekar bir bayan olmak zor. üstelik melda 'nın ailesi de şehir dışında yani yalnız mı yalnız. çok hassas , çok duygusal ama ilk bakışta öyle görünmüyor , tanıdıkça onun için endişelenmeye başladım.
işine de karışarak , bırak buraları git ailenin yanına diye söyleniyorum , hatta ona orada bir iş bulmak için neler yapabileceği hakkında tavsiyeler veriyorum , ben beş iş değiştirdiğim için.
evet ya , on yıl olmamış daha çalışma hayatım ve beş işyeri var , ortalamam iki yıldan da az.
ama tecrübe kazandım , artık işle ilgili konularda üzülmemek üzere eğitimliyim. sanıyorum öyleyim. ama emin de değilim .sizce ,

duyguları yönetebilir miyiz ? bu konuda kendimizi eğitebilir miyiz?

13 Kasım 2007 Salı

eski aşklar sayıklanmaktan henüz yorulmadı :)

Aklımda seni hep bu sayfaların dışında tutmak vardı
Ama bu sayfalar “özlem”i anlatacaksa eğer
sensiz "özlem” i yazmak anlamsızdı
evet sıra sende :
o ,
ismi saklı kişi bende...

uzaktın , dokunmak kadar ufuk çizgisine
yakındın , bir gonca kadar da güle ,
bir sabah açılıverecek gibi
pespembe
ama insanca bir öyküden
dillerde zikredilecek bir dua yazacakken
o masalsı aşkı bir hataya kurban eden de
sen oldun.
“git” derken
buz gibi soğuktun
O gonca
O soğuğu atlatıp bahara varamadı
Sana yazılan
Şiir şiir nice umudun da
üstünü örttü zaman
şimdi
yıllar sonra
o gül dalının yerinde
bir çınar ağacı boy verdi “kocam”an

10 Kasım 2007 Cumartesi

bugünlerde...

nar yiyorum bol bol
ve
"seb nem fer ah" : ünzile yi bir de ondan dinliyorum
siz de bi dinleyin nolur
güzel değil mi ?
ve mutfakta tahın kullanıyorum
mercimekli köfteyi bilirsiniz , yaparken bir kaşık tahın ekledim ,nefis oldu
pekmezle karışım yapıyorum ,ama pekmezden önce tahını bir kaşık soğuk suyla karıştırıp sonr a pekmez ekliyorum , ekmeğe sürülecek kıvama geliyor.
haşlanmış nohutu soğan ,maydanoz, domatesle salata yapıp üzerini krema torbasına doldurduğum humusla süslüyorum ki humus haşlanmış nohut , sarımsak ,limon suyu ve tahın karışımını ezilmiş (blenderı sırf humus için aldım desem yalan olmaz) halidir .yalnız humusu krema torbasından sıkabilmek için ılık sudan da bir çay bardağı kadar ekliyorum
vs vs

tembellik yapıyorum
kitaplarım vardı ikisi okundu su gibi ama üçüncüde takıldım , çünkü aşksız bir roman ben okuduğum romanlarda hep aşk olsun istiyorum niyeyse

kışlıkları çıkarmamakta ısrar ediyorum
kendim gerekirse diye açıkta bırakılmış bir iki hırka ile idare etsem de eşim gözümün içine bakıyor "ne zaman kazaklar çıkacak" diye. ama ben mümkün olduğunca o işi geciktiriyorum ki kışı geciktireyim :)) bak bugün hava ılık ve güneşli mesela , sayemde , deerr mi şi m

5 Kasım 2007 Pazartesi

dün

Sabah uyandığımda bir şey vardı boğazımda düğüm gibi
Ve gitmedi bir süre
O düğümle beraber yürüyüşe çıktım
Güneşe karşı bir bankta oturup bulutları izlettim ona

Baktım kalıcı bu
İnatla olduğu yere yerleşiyor

Eve gelip kahvaltı ettik
O; ben
ve kocam
Sordu tabii “neyin var senin“ diye
Ama derdimi anlatamadığım günlerden biriydi
Dilim dönmüyordu , kelime bulamıyordum üstelik ağlıyordum
Yorgunum desem değil hastayım desem değil
Bırak beni yalnız kalayım desem hiç değil
Geçer diyebildim sadece
Ne olduğu önemli değil , neden olduğu da
şu anda iyi değilim ama

Bulaşıklarla beraber suya karışıp akar sandım o düğümü
Gazetemi okurken gider diye bekledim
Hayır ; Ilık bir duşa bile bana mısın demedi
Çukulataya da aldırmadı
Kaldı

Akşama kadar onunla evde pinekledim
Gitmedi
Nihayet vakit geldi ve uyudum.
Sabah olduğunda varmıydı yokmuydu bilmiyorum
Çünkü hazırlanıp işe yetişmem gerekiyordu
Onunla uğraşamazdım
Dün olanları da günlerden Pazar olmasına bağlıyorum
Galiba pazartesi yerine Pazar sendromu yaşadım

3 Kasım 2007 Cumartesi

güneşin ışıkları

Sabahın henüz çok erken saatiydi ve uykulu gözlerle dolu bir kalabalık yola çıkmak üzere toplanmıştık ,çınarın altında. Güneşin ilk ışıkları eşliğinde ...
Biz “şimdi bir bardak çay olsaydı uykumuz açılırdı” düşüncesindeydik ki Hülya geldi , “özlem siz tanışıyor musunuz” diyerek yanındaki üç gençle beraber.
Tanışmıyorduk ,sayesinde tanıştık , bir de hemşehri çıktık üstelik. Ben onlarla babamın isminden başlayan bir sohbete dalmışken erkek kardeşim çay ocağının açıldığını görmüş , gittik . Birer bardak çay içtik . Döndüğümüzde otobüslere binmişti herkes , ben de binip tanımadığım kızlardan birinin yanına oturdum.Uzun bir yolculuk olacaktı , bizler de organizasyon ekibi olarak yeni katılan arkadaşlarımız ile tanışıp sohbet edelim diye otobüslere dağılmıştık. Bu gezi de zaten derneğin gençleri birbirleri ile tanışsın kaynaşsın diye organize edilmemiş miydi?
Biraz önce tanıştığımız o üç gençten biri de bizim otobüse bindi ,ama yer yoktu. En önde yüzü otobüsün içine dönük olarak oturdu bir tabureye ,ben de üçüncü sırada koridor tarafındaydım. İsmi ilginçti aklımda kalmış,yoksa unuturdum (?) “Yer yok mu Uray” dedim ,
“iyi böyle” diye cevap verdi. diğer ikisi kardeşlermiş arabayla gidiyorlarmış .Uray ise onların kuzeni ve yolculuk zevkli olsun diye otobüsü tercih etmiş. Eh nitekim çok da zevkli oldu. Daha biner binmez içerdekiler şarkı türkü şiir , başladılar bildikleri ne varsa söylemeye. her zamanki gibi. İçimizde çok yetenekli arkadaşlarımız vardı ; ama sadece onlar değil herkes eşlik ediyordu .Hem zaten bu tip gezilerin kuralı otobüste kabak çiçeği olup açılmak değil midir ? Biz bir arkadaşımızın sesini bu gezide keşfedip onu teşvik ettik ; hali hazırda kafelerde çalıp söylerek para kazanıyor , arkeolog olduğuna bakmayın.
Kahvaltıyı Aksaray kavşağında bir tesiste yapacaktık ama açız bile demeyen gençlerdik ve eğlence tam gazdı, sıra “salkım salkım tan yelleri estiğinde” diye başlayan o hızlı “ bekle bizi İstanbul” şarkısına geldiğinde ise , şarkıyı başlatan kimdi bilmiyorum devamını getiremedi . Sözlerini bilmiyordu ,tek bildiği “bekle bizi İstanbul” demekti ama biz İstanbula değil Kapadokya’ya gidiyorduk. Ben biliyordum sözlerini ve devam ettim. Uray da bildiği yerlerde eşlik etti bana.Bitince “nasıl ezberledin” diye sordu , sohbet başladı. Nasıl ezberlenirdi dinleyerek işte, İstanbula gitmiş miyim ; Tophaneyi görmüş müyüm derken tabure bizim koltuğun önüne kadar gelmişti. Sohbeti bölüp şarkılara kulak ve ses verdiğimiz de oluyordu. Derken biz varmıştık bile .Ne kadar hızlı geçti bu yolculuk böyle . Kapadokya büyülü bir yer. Ben daha önce birkaç kez gelmiştim , iyi ki de öyle yoksa Uray’ın varlığından duyduğum heyecanla o büyünün tadını alamama olasılığım çok yüksekti.
Bu arada ben ekipteki diğer arkadaşlarımın aksine bir gruba rehberlik etmem gerekirken bir tek kişi ile ilgileniyordum ,tabii ki Urayla. Akşam olmak üzere iken ilk ışıkları ile başlayan sohbetimiz ; güneşin son ışıkları ile otelin terasında nefis ürgüp şarabı ile sürüyordu . Bu bizim beraber içeceğimiz ilk şaraptı ; ama son olmadı. Bizi bekleyen İstanbul da ; boğaz keyfimize de eşlik etti.Ama o İstanbul benim için şarkıda geçen bir kent adı olmaktan öte gitmezken , Uray’ın adresi oldu.
Ona “İçimden şu zalim şüpheyi kaldır ; ya sen gel ya beni oraya aldır” da diyemedim.
Şimdi ; o yolculuğun sekiz yıl sonrasında ; elimde sadece terasta şarap içerken çekilmiş bir fotoğrafımız kaldı geriye , bir de şu var : Uray geçen gün “yüzler kitabı J ” adlı internet sitesinde aradığım ilk kişi oldu , bulamadım. O beni arar mı bilemem ama arasa o da bulamaz çünkü soyadım değişti , pek çok şeyle birlikte.

31 Ekim 2007 Çarşamba

tören sevmem

pazartesi akşamı işten çıktığım gibi kolumdan tutup bir düğüne götürdüler beni , eşim ve annesi . düğüne katılan bikaç yüz kişi içinde sadece bir avuç genç oynuyor , göbek atıyor ben de dahil geri kalanımız bakıyoruz.sıkılıyoruz.tabaktakilerden de memnun değilim , bayat herşey. üstelik ısınmıyor salon üşümüşüm.bitmesini beklemeden kalktık sayemde.
sevmiyorum ben seremonileri . kendimi anti-seremonist ilan ettim. kendi düğünüm için bile çok savaş verdim ben,bir nikah neyimize yetmiyor ,evlenmek değil mi maksat.
sadece düğün değil ,yanlış anlamayın genel olarak günlük hayatın içindeki her türlü yapmacık törene de karşıyım.
mezuniyetler , doğum günleri , anne baba sevgililer için düzmece günlerdeki kutlamalar
ve devlet erkanı ve askeri erken için türban krizi bile yaratacak kadar önemli görülen o bayram resepsiyonları
içimizde yaşıyamıyor muyuz mutlulukları ,saygıları,sevgileri vesaireleri de millet görsün diye yapmacık tavırlar takınıp bir törende dışa vuruyoruz
tabii ben de yaptım ,ama mecbur kaldıklarımı
hiçbir mezuniyet baloma gitmedim ,o paraya tatile çıktım
kız isteme, sözlenme ,nişan töreni ,kına gecesi yapmadım , lüzumsuz gerginlikler yaşamadık.
kendi isteğimle doğumgünü partisi yapmadım ( sürprizlerden sorumlu tutulamam değil mi )
sevgililer gününü kutlamadım , ama sevgilime çok farklı zamanlarda hoş sürpizler yaptım
kendi annemin anneler gününü kutlamadım ,ona her canım istediğinde hediyemi zaten aldım ,her telefon konuşmamda "seni seviyorum anne" diyebildim
bu liste uzar gider
niye böyleyim bilmiyorum
mesela bu törenlerde özel fotoğraflar çekilir ya ben onları da sevmem
genel olarak çok fazla fotoğraf taraftarı da değilimdir
mesela düğün cd si diye bişey yok bizde
ya da gelin damat stüdyo albümümüz yok
ilk tatilimize ait bir kare de yok
ama eksik miyim
yooo :)

26 Ekim 2007 Cuma

sessizlik

içten içe kaynayan fakat dışarıya bunu hiç sızdırmayan bir volkanız sanki.
bir sessizlik var okuduğum bloglarda.
aynı şekilde ben de yazamıyorum.
yürüdüm koştum atladım zıpladım mı diyeyim
tabiki hayır , çünkü yapmadım hiç birini
ama ağladım desem de boş

duruyorum.
ama hazır olda bile değil
o kontrol gerektirir çünkü
rahattayım ve
kontrolümü de rahatta bekletiyorum
ama rahatsızlığımdan bu böyle

bir mikroba ya da bir ağrıya yenik düşmekten değil bu rahatsızlık
rahat olmaktan
birilerinin sayesinde bu kadar rahat yaşarken
onları ve olanları unutmuş olmaktan
uyuşmuş olmaktan
uyutulmuş olmaktan
rahatsızım

yazdımsa bunca kelimeyi buraya
demek değil ki rahatladım
sadece paylaştım.

20 Ekim 2007 Cumartesi

kelime oyunu : pencere

Can sıkıntısı ile dolaşıyordum sokaklarda , evden de çok uzaklaşmadan ama...
Bir evin “ fotoğrafçılık ve resim dersleri verilir” yazıyordu penceresinde ,
kapıyı çaldım
tatlı bir gülümseme ile karşılaştım
sonra da tatlı bir sohbete daldık Çağrı ile .
ordan burdan derken fotoğrafa geldi sıra , ders verir misin bana dedim , “işim bu” dedi
ben sadece pazarları boşum ama dedim ,sakıncası olmaz ama bu akşam tatile gideceğim bir ay sonra geleceğim ,dönüşte başlarız olmaz mı dedi. Tatile nereye gideceksin diye sordum “yenibayram” dedi.
Tesadüfe bak buraya kimse gitmez ama ben de çok severim sık sık giderim dedim , şaşırdı o da gerçekten buralardan “yenibayram” ı iyi bilen birisiyle tanışmak güzel dedi, o küçücük yerde nasıl karşılaşmamışız dedik. Belki de karşılaşmıştık , kim bilir? Ona Bülent Ortaçgil 'in EYLÜL AKŞAMI isimli şarkısından bahsettim .

Mail adresimizi telefonumuzu verdik birbirimize ve dönüşte haberleşiriz diyerek ayrıldık

Sabah uyandığımda hissettiğim can sıkıntısını alıp götürmüştü penceredeki o yazı ve hatta yerine hafif bir aşk başlangıcı bile getirip koymuştu. Dayanamadım ve akşam aradım onu , trenle gidecekmiş , iyi yolculuklar tekrar dedim .

Ertesi gün ilk işim ona günaydın diye başlayan bir mail atmak oldu.Vardın mı ,iyi misin demiştim yanıtsız bırakmadı. yenibayramdan haberler vererek başladı ,yazmaya . her gün yazıyordum ona ,o da bana. arada bir arıyorduk birbirimizi . Hiç tanımadığım halde seni özledim diye yazmıştı bana bir keresinde.

Evet ,ben de onu özlemiştim ama aksine ben onu sanki çok iyi tanıyordum. Eskiden çok eskiden beri tanıdığım biri gibiydi.

Dönüşünü erkene aldı , atölyede buluşacaktık .Ona bir kartpostal hazırlamıştım ve kapısına bırakmıştım o gelmeden .Zarfın üstüne de bir nazar boncuğu yapıştırmıştım . Hiç adetim değildi oysa. Atölyeye geldiğimde beni bekliyordu ,kartpostal masasının üstündeydi , sevdiğimi söyledim diye ; o hiç dinlemese de “bülent ortaçgil” albümü almıştı benim için dinledik . Birer kahve içtik.

Bana gelirken “nazar boncuğu” getirmişti yenidoğandan .Zarfın üstünde seninkini görünce şaşırdım dedi. Seninle pek çok konuda farklıyız ama bu küçük benzerlikler daha çok dikkatimi çekiyor dedi.Ben de ona “bence bir ilişkide hayata farklı pencerelerden bakmak güzeldir ,hele de dönüp sonra sevdiğine orada ne gördüğünü anlatınca gülümsemek ,en güzelidir” dedim. Elimi tuttu . Pencereye yürüdük.Baktık dışarıya. Anlat dedi: “ bir bisikletli geçti” dedim , “pedalları çeviren kızın ayakkabısı kırmızıydı” , gülümsedi.İlişkiye başladık o halde dedi

İçerden bir tablosunu getirdi. Sen kelimelerle anlattın bir ilişkiyi bak bu da benim daha önceden yaptığım bir tablo dedi. Bir kız ve bir erkek evden dışarıyı seyrediyorlar dışarda gördükleri manzara tabloda ayrıntıları ile yansıtılmıştı . Aslında aynı sokağa bakıyorlar ama farklı pencerelerden ve birinin baktığı tarafta bazı görüntüler bulanık bazıları net , diğerinde tam tersi.

Çağrı da bana, sen kelimelerle çizerken resimleri ben boyamışım tabloları , yazdığın maillerde de bunu gördüm ve sana ulaşmak için erkenden döndüm “sevgilim” dedi hadi penceremizden bakmaya devam edelim.


“ not : bu öykü bir hayal ürünüdür”

18 Ekim 2007 Perşembe

bir adım

Hem yazasım var hem yazasım yok
Yazasım var ,çünkü ??
Yok sebep
yazmak için bir sebep olmalı mı ?

yazasım yok
çünkü : grip oldum fena burnum murnum tıkalı nefes almadan nasıl yaşıyorum bilemezsiniz bu halde iken çok zorlanıyorum kelimeleri hatırlamakta ve gözlerim yanıyor bilgisayara bakasım gelmiyor

ama şimdi yazıyorum çünkü bu benim için çok önemli

bebeğimiz olsun mu olmasın mı diye bir karar vermem gerekiyordu “benim”
yani elbette bu Allahın takdirinde , o verirse olur vermezse de elimiz kolumuz bağlanır
ama hani önce istemek ve gerekeni yapmak mevzusu var ya ben ondan bahsediyorum
artık gerekeni yapmaya karar verdim
işte bundan sonrası rabbime kalmış
hayırlısı neyse o olsun

senden korksam da kaçsam da , senin için ve bizim için endişe etsem de , kimi zaman sensizliği seçsem de
nicedir biryanımda hep senin özlemin duruyordu
gelecek misin bilmiyorum
ama artık
biz seni bekliyoruz küçük "melek"

17 Ekim 2007 Çarşamba

gel-d i m...

ama ne yazacak ne de arkadaşlarımın bloglarını okuyacak zaman bulamadım
sadece sesimi duyurabiliyorum
geldim
iyiyim
özledim
en kısa zamanda
uzun uzun yazılarla
buradayım.

6 Ekim 2007 Cumartesi

giderayak

"kalkıyorum
yolcu yolunda gerek
bana şöyle eski yüzlü
epey hırpalanmış
yamalı da olsa bir sevda bulsanız
bütün dilediğim şu soğukları çıkarmak" diyor şair ama ismini anımsayamadım kendisinden özür dilerim , ama şiirini ezberlemiş oluşum ve bu şiiiri çok sevip her bulduğum yerde okumam hafifletici sebep olabilir mi :)?
evet ben bir süre tatile gidiyorum, yazamayacağım .kelime oyunu için kelimeyi belirledim ama o günden buyana henüz bir iki satır oluşturabildim dönüşe kalacak gibi görünüyor
ama aysun'un sobesini yanıtlamadan gitmeyeceğim sevdiğim şeyler alt alta birer cümle ile :)

*şiir, tabii ki nazım hikmet en başta.
*türkü , en çok sevdiğim de erkan oğurla i. hakkı demircioğlunun "gülün kokusu vardı" albümü
*sanat müziğine ,hele de kanunla çalınan eserlerse bayılırım
*sabun kokusu özellikle de dove
*tvde cnbc e dizileri ,başta prison break
*dondurma , en çok algida aslan max :) kakaolusu
*tavşan ,hep bir tavşanım olsun isterim ama evde yaşamasına gönlüm razı olmuyor
*winnie the pooh ve bilimum çizgi filmler ama vurdulu kırdılı olmıycak( pokemonu sevmem)
*beş çayı denen şey , yanında hafif bir kurabiye tuzlu pasta türü ile iyi gider , evde olsam çok yapmak isterim ama işte olunca o saatte çay da içsem nafile ne anlamı olur ki.
*eşofmanla oturmak ,asla giyinmeyi sevmem
*papatya , evde çiçek büyütemem ama papatya ev çiçeği olsa büyütürdüm
*evim, bi yere gitmek istemem evimi öyle özlüyorum ki
*gökkuşağı , o büyülü bi şey , beni çok etkiler
*kapadokya, orası da büyülü bir yer ...
(tabi ki bu liste uzar gider , yaşadıkça.yani)

* "yaşam"

4 Ekim 2007 Perşembe

PENCERE

oyun arkadaşlarım
hadi oyuna devam
kelimemiz "pencere"

3 Ekim 2007 Çarşamba

çocuk işte

Şu altta duran iki post beni biraz duygusal yoğun yaptığından bunların ardından hemen günlük yaşantımı anlatan bir post yazasım gelmedi. Eskiye gittim yeniye geldim ,duygularımı duydum şarkılarımı söyledim ve nihayet geldim. Fiziksel olarak bir yorgunluk da mevzu bahis ama yaklaşan sekiz günlük bir tatil gözümü açıp işe gelmeme vesile oluyor bugünlerde. Geçtiğimiz iki Pazar işe geldik ,eskiden de gelmiş olduğumuz iki pazar daha vardı ,topladık çıkardık ve sonuç bayramdan önceki üç buçuk günü tatil ettiler.
Ama eşim çalışacağı için ben de onu bırakıp nereye gideceğim için bu süre zarfında ev kadını olcam . Evlendiğimizden bu yana ilk kez sabah onu işe uğurlayıp akşama sıcak iki kap yemek yapıp kapıda onu karşılayıp hazır sofraya oturtacağım . Hiç gocunmuyor ve mutlu oluyorum bu hayalle ben .Galiba genlerimde var söküp atamadım bu ev hanımlığı dürtüsünü . Annem ev hanımıydı benim ve küçükken hayalimde gelecekteki halimi onu model alarak kurgulamışım sanırım . Gerçi düşününce küçük özleme ait ne kadar geriye gidebilirim diye bakıyorum uzun süreli bir hatırlama yapamıyorum ,ancak küçük kareler var .Mesela beş yaşımda bana elbise dikiliyor onu hatırlıyorum , o elbise ile fotoğraflarım var ve bu hatırayı gerçekten ben hatırlıyor muyum yoksa fotoğraflardan dolayı kafamda bir canlandırma mı yapıyorum çözemedim.Sonra erkek kardeşim benim başparmağımı ısırmıştı tırnağım çıkmıştı. Şimdi iki elimde iki farklı karakterde başparmağı tırnağı var diye bu hatırayı canlandırmış olabilirim.
Aslında hatırlamak konusunda delil ya da şahit yok ki ,kesin karar verilsin.Birisi anlatıyor sen kafanda canlandırıyorsun sonra da” hatırladım” diyorsun ,doğru mu nerden bilelim.
Çok huysuz sinirli ve gergin hatırlıyorum kendimi bir de.Şimdi de biraz eser var , bir beyaz pamuk bulut kadar yumuşacık değilim ama eskisi kadar değil. Kanepeye yatar ayaklarımı duvara dayar tekmelerdim topuklarım acırdı ama ben bırakmazdım duvarı tekmelemeyi.
çocuk işte.

26 Eylül 2007 Çarşamba

umutmuşum

bir önceki postu sobelendiğim içün yazmış iken ben ; benim de birilerini sobelemem gerektiğini unutmuşum ; mücevher kutusunda saklı aysuncum hatırlattı :)

o zaman doğrudan kendisi ile başlıyorum
mücevher kutusu ; pretty woman ; archi-sugar ve geveze kalem :) sizi sobeledim.

konu : hemen yanınızda hangi kitap varsa onun 187.sayfasının başındaki cümle.

bu arada kitap 187 sayfa içermiyorsa ; aklınızda bir sayı tutun onu 3 le çarpın ondan 7 çıkarın üstüne 6 ekleyin kaç edecekse işte o sayfa olsun :)

25 Eylül 2007 Salı

sözcükler etkiler; biz zihnimizden ne giriyorsa oyuz

Bu gönderiyi yazıp da yollamak çok zor oldu tam üç kez silindi nasıl başardın demeyin açlık başıma vuruor.Butejoyum güzel bir sobe yapmış kitap diye ,ama öyle her kitap olmıycak hemen yanında ne varsa onun 187.sayfasının başındaki cümle yazılacak.
Biz cumartesi zaten herzaman çalışıyoruz yani senede 52 güncük ediyor yirmi yıl çalışsam 3 yılı cumartesilerden oluşacak . ama emekli olmaya gelince herkesle aynı . hani ülkemdeki adeletsizliğe bir bakış da buradan atıyım.parası pulu zaten eşit olmuyor ve herkes aynı şartlarda çalışmıyor da ama bu basit bir matematik hesabı ile çözülen şeyde bari eşit olsak diyor konuyu kitaba getiriyorum . Pazar günü de çalışıldı , ama aslında çalışılmadı çünkü canımız istemedi ve kitabımız bulundu şirketteki kitaplıktan .hemen okumaya geçildi .o gün bu gündür kitap masamda .biter mi okunur mu bilmiyorum ama şu an hemen yanımda bu var ve ismi “olumlu sözcükler etkili sonuçlar ” yazarı hal urban.
187 .sayfa başını aynen aktarıyorum :
< Aynı sınıfın öğrencilerinden biri silahlı saldırıya karışan Dylan adlı öğrenci için şunları söylemiş “ Hiç sevilmeyen biri olduğunu düşünüyordu.Aslında kötü biri değildi o.Sadece yapayalnızdı” >

Kitabın içeriği “tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” manasında. Kısaca yeni bir şey yok , bildiğimiz konuları bir başka dille anlatmış. 187. sayfaya gelindiğinde Amerikada okullardaki silahlı şiddet olayları irdeleniyormuş ama ben daha oraya gelmemiştim butejoy sorunca yazdım.

Ben özet yapamayan biriydim ,hani ödevler verilirdi ya özet yapılsın diye ,uzun uzun yazardım ve ödevi teslim edince öğretmenim “kitabı aynen yazmışsın” derdi.

O özetlerden biri Fareler ve İnsanlar kitabı olmuştu , iyyy hiç sevemedim o kitabı . Ama bir de "İki Şehrin Hikayesi" vardı ,kitaptan hiç bir satır hatırlamasam da içime iyi şeyler doğuyor ismi anılınca.

Aklımda kalmıyor benim napıyım. O nedenle kitap hakkında aktaracaklarım bundan ibaret.

Ramazan bayramı çok kısa tatil yok neredeyse ,oysa sonbahar ılıklığı peşinde koşacak kuru yaprakları çıtırdatacak biraz nefes alacaktık.Kısmet değilmiş.

Jose Mourinho gitti ya artık benim maç izleme sebebim de kalmadı gibi bi şey. En iyisi kocacım maç izlerken biraz yeni kitaplar okumak.

Keşke bookxcrossing gibi bişey olsa ,ben severim kitap alışverişini ama burada birtek tanıdığım yok ,belki eski arkadaşlarımdan birkaçı ile kargolaşabiliriz.

Öğrenciliğin en sevdiğim yanıydı bu alışverişler , ama ben aldı mı verenlerdenim. Mesela şimdi kimde hangi kitabım var ,hatırlamıyorum bile . Ama baba yadigarı nazım hikmet'ten seçmeler kitabım kimdeyse geri verse çok sevinirim.

24 Eylül 2007 Pazartesi

eksik

gece uykularımı aldın benden
ama artık güneşim var
gündüz düşlerimi aldın benden
oysa şimdi umudum var
geçmiş dualarımı aldın benden
şimdi dualarla beslediğim aşkım var
hüzün şiirlerimi aldın benden
yüzümde kocaman bir tebessüm var

senden sonra ben
değiştim desem
yalan

senden önce ben
ben miydim
güneşsiz umutsuz
aşksız
tebessümsüz

eksik değilmiydim

19 Eylül 2007 Çarşamba

ilk sobem

adaşım fıstığım özlemcim beni sobelemiş ; sobe konusu sevdiğimiz 3 şey:

1. ben sabah işe gelmeyi seviyorum , yani işimi sevmiyor olabilirim , az para alıyorumdur , bazı patronlar odun ve bazı oda arkadaşları daha da odun olabilir ama "evden çıkıp işe gelmek güzel" ; bence. aksini düşünemiyorum bile ; ev ev ev. yani belki tatili daha bol bir iş istiyorumdur ; çocuğum olunca fikrim değişebilir , paraya para demesem birinci sırayı iş almayabilir .kabul de ben şu anki konumumda sevdiğim bişeyden bahsediyorum zaten değil mi .

2. kara kış olmadığı müddetçe açık havada yapılan kahvaltıyı severim. sanki güneş ışığında çayın rengi bile daha bi güzelleşiyor.

3. kızkardeşimi severim. ailesi ,sevgilisi , çocuğu , annesi ... bunlar insanın "severim" dememesi gereken zaten sevilecek olan şeyler ama benim kızkardeş sevgim bunların daha da ötesinde ,arkadaşım sırdaşım akıl verenim moral verenim ve en çok sevenimdir.canımdır.

sıra bende ; sobeliyorum : butejoy - talisman - öykücü
" sobe ! "

17 Eylül 2007 Pazartesi

ev arkadaşım

ismi özden. bundan sonra özden diyince anlayınız. sevgilisi de vardı ki yarı ev arkadaşım sayılırdı ; onun ismi de ferhat ve sağolsun beni rahatsız edici bir tip olmadı hiçbir zaman,severdim hatta süper bir tipti.eve gelirdi ama kalmazdı ,akşam oldu mu doğru kendi evine.benim sevgilim de ayda yılda bir haftasonu gelir bir gece kalırdı.
ama bunun dışında özden evimize erkek sinek girmesini istemezdi.benim yakın arkadaşlarım ve kuzenlerim dahil .evime ancak o yokken gelebildiler.belki haklıydı.öz ablasının kocasının tacizine uğramış,herkes bunu uydurmakla onu suçlamış.yani ailesi ile de bu yüzden görüşmüyordu .bu aile hasreti nedeniyle olsa gerek üst katta oturan evsahibimiz ile birden kaynaşıverdi.onların da özden gibi üniversiteye giden bir kızı vardı ve hemen kanka oldular.evsahibimiz bu kızın annesi olup babaları hayatta değildi ,evde dede ve babaanne ile beraber yaşıyorlardı.yani özden için tehlike unsuru yoktu.
ama bir önceki ev arkadaşımızda olduğu gibi burda da özdenin çabuk kurduğu muhabbet çabuk yıkıldı.hem de niye : evsahibinin kızı bunu kıskanıyormuş saçını aynı renk yapıyor aynı onun gibi konuşuyormuş.ayrıca özden üçüncü gözü ile görmüş bu kızdan zarar görecekmiş.işte böyle ipe sapa gelmez mevzular.neyse efendim arayı soğutuyor bizimki ; yukardaki de anlıyor bişeyler var kapıya geliyor bir sabah ben işteyim ya oturup konuşuruz diye.özden kapıyı hafif açmış bir daha görüşmiycez diyip pat çarparak kapatmış. tabii akşam işten dönerken beni çağırdı evsahibi anlattı bunları. kızıma bunu kimse yapamaz ,evden çıkın dedi. eve geldim ,özden hiçbişey anlatmadı. ben de yukardaydım ve olanları biliyorum çıkın diyorlar dedim.o da çıkmayız diye diretti.ev sahibi atacaksa atsın dedi.ben de pek istemedim çıkmayı daha bir yıl olmamış ikinci ev bu . ama bu şekilde altlı üstlü nasıl yaşıycaz ki ? neyse evsahibi beni severdi.konuştum onlarla.kalın dediler. ama seninle muhatap olalım, onu tanımayız.senin suçun yok dediler. artık geri kalan günler benim açımdan bisürrü sıkıntı.psikopat bir ev arkadaşım var.onunla problemli bir evsahibim var.bu arada ferhatdan da ayrıldı.bu ferhat için iyi oldu gerçi.artık üçüncü gözüyle ne gördüyse ona da bir kulp takmıştır.bana söylemedi.minimum konuşuyorduk zaten.bu esnada benim evlilik işi oluyor gibiydi ve ben ankaradan ayrılma kararımı vermiştim ,istifa ettim. eşdostta kalarak vaktimi doldurdum ve onu orada bırakıp o evden çıktım bir gün.kurtulmuştum.sonrası umrumda değildi.evsahibi ile ne yaptılar hiç bilmiyorum.toplamda birbuçuk yıl o kızla yaşamışım.peygamber sabrı var bende galiba.

12 Eylül 2007 Çarşamba

bu aralar günlük hayat bana bloga yazılacak kadar malzeme vermiyor , aman şeytan kulağına kurşun ; bu sakinlikten şikayetçi felan değilim. şimdi ben şikayet edersem al sana diye başıma bisürü iş çıkarır iyisi mi susayım ve eskiye nur yağsın:
ilk işimde üç yıldan biraz fazla çalıştım , bir ondört şubatta kendisinden ayrıldım. zaten yenisinden teklif gelmişti , ayrılma kararını vermem zor olmadı .yeni işimde ikinci yıl sonuna yaklaştığımda benim takibimde olan dosyaları daha bi düzenli tutmaya çalıştığımı ; üstlerine kısa notlar aldığım kağıtları yapıştırmaya başladığımı farkettim:dikkat özlem için ayrılma çanları çalıyordu. gazetede internette bulduğum her ilana yazıyordum. olmuyor olmuyordu.çünkü ben konyada adres gösterip ankarada istanbulda iş arıyordum.aklım başıma gelince de hangi şehir için başvuruyorsam orada bir arkadaşın adresini yazarak sonuçta ankarada iş buldum.ama gerçekte orada benim bir evim yoktu.adresini yazdığım arkadaşım bir süre misafir olabileceğimi söyledi. ben de zaten bu fikre güveniyordum baştan beri.nasıl olsa bir süre kalabileceğim birileri var diyordum. sağolsun o canım arkadaşım evinde beni gerçekten " misafir" etti. o kadar iyi evsahipliği yaptı ki çok mahcup oldum bana sağladığı "rahattan" .Bir an önce ev bulmalıyım telaşına düştüm.Mahcubiyetimle beraber ev aramaya koyuldum.evet maaşımla ortalama bir ev tutabilirdim ama tek başıma olmak fikri hoşuma gitmedi. hem para birikmezdi öyle iken.ben de ev arkadaşı bulayım dedim.internette bir ilan vasıtasıyla çok da oturmak istediğim bir semtteki o eve çıktım.bu kararımı üzüleceğini bildiğimden son ana kadar beni misafir eden arkadaşıma söylemedim ;bir sabah valizimi hazırlarken beni görünce anladı ve çok üzülse de eninde sonunda böyle olacağını bildiğinden taşınmama yardım etti. ona çok şey borçluyum .teşekkür kifayetsiz kalır diye etmiyorum.ev arkadaşlarım iki öğrenci kızdı; benle beraber üç olduk. ortak yaşam alanlarında arada bir karşılaşsak da kendileri ile iletişimim hiç olmadı. hiç tanımıyordum yahu ne iletişimi. ama onlar pek sıkıfıkı olmuşlardı daha bir ay olmamışken.ikisi de öğrenciydi ; yaşıttılar ; anlaşırlardı tabii ben onlardan sekiz yaş büyüktüm ,bütün gün işteydim ve evet yanlış bir karardı bu ev arkadaşlığı . ama kesinlikle dayanılmaz da değildi. otel gibi kullanmaktaydım zaten devam etmesinde bir sakınca görmedim. ancak diğer iki kızın tez kurulan çok muhabbetinin ayrılık sinyalleri vermesi gecikmedi. ben zaten içlerinden biri bize sormadan kedi yavrusu alıp ona da eve davrandığı gibi sınırsız sorumsuz davranınca ev aramaya başlamıştım. işyerimden birisi iki sokak ötede boş bi ev var diyince gidip tuttum .kedisi olmayan kıza da ittifak teklif ettim; bulduğum eve beraber taşınalım dedim. artık sabah dokuzdaki işime evden dokuza beş kala çıkarak yetişebiliyordum. müttefikimle de sorun yoktu , iletişim kurulmuş beraber rakı içmeye bile gidilmişti.hayat bayram oluyormuydu ne ?

7 Eylül 2007 Cuma

o ne tatlı şey

Bu haftasonu annem geldi ;ama çok kalmadı sadece haftasonu için gelmişti. Annem gelirken börek ve sarma getirmiş ; bir de kek. O kadar lezzetliydi ki hepsi.Zaten annemle beraber küçük umut ve annesi de gelmişti , kalabalık olunca da çabucakk bitti.Bizim evde eşim ve ben varolan yemekleri hiç bitiremediğimizden bana sıkıntı oluyorda.
Küçük umutun annesi Hale benim ilk işimden mesai arkadaşım. İşe başladığım ilk gün bana fanta ısmarlamıştı hiç unutmam. Bugün itibariyle dokuz yıl bitmiş. Birlikte mesaimiz üç yıl sürdü sonra ben o işten ayrıldım ama görüşmeye devam ettik tabii ki. Tanıştığımız günlerde yeni evlenmişti ve ben eşiyle de tavla ve rakı muhabbeti yaptığımdan ( Hale bunların ikisini de yapmaz ) o da memnun kalırdı misafirliğimden ve beni evlerinde çok ağırladılar.
Hale; annesini çok küçükken bir trafik kazasında kaybetmiş ;babası da kimi nedenlerle Halenin teyzesi ile evlenmiş. Ama o küçük olmasına rağmen annesini çok iyi hatırlıyor ve teyzesine pek de alışamamış. Yıllar sonra anne olma sırası kendine geldiğinde ise feci sancılar çekti . Duygusaldı daha da duygusal oldu. Bu arada ben onun bebeğine doğmadan ismiyle hitap ediyordum; umut diye. Kendileri başka bir ismi uygun gördü iseler de ; ben o kadar çok ısrarcıydım ki umut konusunda ; ikisini birden koydular. Babası da evlenmeden önce bu konuyu eşine anlat da sizin çocuğunuz olunca isim aramasın, sıra bizde çünkü diyordu.
Umut altı aylık olana kadar annesi işe gitmedi ; izni vardı. Fakat işe gitme günü yaklaştıkça zor soru ile karşılaştı, oğlunu kime ve nasıl emanet edecek.İşten ayrılırım diye düşünüyordu ama işi gayet iyiydi ve o seviyordu. Annem baksın umuta diyiverdim , benim anneme sormadan bunu söyle hakkım yoktu ama anneme de bir yoldaş lazımdı ben ankaraya taşınmıştım ve kızkardeşim muhtemelen ankarada üniversiteye başlayacaktı birkaç ay içinde. Anneme sorduk ; deneyelim dedi sorun çıkmazsa devam ederiz sorun yaşarsam da o zaman bir çare bulunur bugünün yerine .Annemin endişesi de sağlığı müsaade etmezse diyeydi. Babamın vefatından sonra yüksek tansiyon baş göstermişti çünkü.
Annem mi umuta baktı umut mu anneme bilmiyorum şimdi ; kadın gençleşti enerjikleşti hatta iyileşti. Birbirlerini öyle seviyorlar ki ; şimdi umutun anaokulu dönemi geldiği için ayrılacaklar diye pek hüzünlüler ama biliyoruz ki onları ayırmak pek de mümkün olmayacak

4 Eylül 2007 Salı

geçmişe mazi derler

Ankarada çalışıyorken sevgilimle evlenme hayallerimin ilk şartı benim onun yaşadığı şehre gelmemdi.Buraya gelmem içinse bir iş bulmam gerekiyordu. Ama daha ailelerimizin konudan haberi bile yoktu ki ben iş arayım.Fakat o herşey kesinleşmeden ailelere haber vermemizi de istemiyordu.Ve her şey hiçbir zaman kesinleşemiyordu. Yani kısırdöngü mü denir ondan işte. Ben bir adım atmaya karar verdim ; Ankaradaki işimden istifa edip Konyaya annemin yanına döndüm , Konyada iş aramadım , evde oturacağım dedim.Eğer evlenirsek buradan da senin yanına gelirim ; evlenene kadar ben burada oturup seni bekleyeceğim ama artık karar ver . Yok eğer evlenmeyeceksek zaten ben bu yıkımı Ankarada tek başıma atlatamam en azından annemin yanında bu dönemi atlatıp kendime Konyada bir iş bulup hayatımı yeniden kurarım. dört ay süren bu boş günlerimde birşeylerin olmasını beklerken pek de boş durmadım hergün yürüyüşümü yapıyor; havuza gidip yüzüyordum.Evde küçük umut vardı ve onunla vakit çok güzel geçiyordu. Ve ben olumlu düşünmeye çalışıyordum ; sevgilimi hiç sıkıştırmıyor zorlamıyor halimden memnun bir hava yaratıyordum .
Bir de iş görüşmesi yaptım bu arada ; olumlu oldu. Artık o da vaktin geldiğini anlayıp annesi ile bize geldi ;annesi gelecek hafta yüzük takalım dedi.Yüzükler de takılınca artık sıra eve geldi..Ev kiralandı ; geçici oturacağımız bir ev olacaktı burası.Çünkü eşim ev almak niyetindeydi fakat benim işe başlama durumum söz konusu olduğundan ve istediğimiz gibi bir evi öyle hemen bulamayacağımız için bir ev kiralayıp en kısa zamanda evlenmemiz uygun olacaktı.Neyse kiracı olacağımız evin sahibi bizden bir yıllık kontrat istedi.Arkadaşının ablası olduğundan ev alma niyetimizi suyuna kadar biliyordu ve bir yıldan önce evden çıkacaksak oturmayalım diye de senet aldı bizden Herşeyde ağır ağır hareket eden biz bu kez acele ettik başka ev aramadık ve bu evi tuttuk. O kişiye de hak veriyordum ; çünkü kış ortasında kiracı bulamaz ve kalorifer falan sorun olur . Bizim ev bulup taşınmamız nerden baksan bir yılı bulur dedik hem bizde kış günü taşınmayı zaten istemeyiz diyerek imzaladık kontrat ve senetleri.
İşe başladım ,evi döşedik ve düğün günü aldık ; ben evimizde oturmaya başlamıştım tek başıma ; tam iki ay düğün gününü bekledim. Düğünün o kadar beklemesi de ; uygun bir yer bulamayışımızdandı. Herkesler erkenden rezervasyon yaptırdığı için bize yer kalmamıştı. Gerçi bana kalsa küçük bir nikah töreni yetecekti ama “elalem ne der” diye düğün yapıldı.Sanki “elalem” evleniyor ..
Evlenmemizden birkaç hafta sonra evi almamız büyük sürpriz oldu .Taşınmayı düşünemedik hem evin içinde bazı tadilatlar vardı hem de ev sahibine verilmiş sözümüz vardı.Bir kiracı bulsak diye düşündük ama çıkmadı. Bu arada eşimin çalıştığı şirkette işten çıkarmalar oldu ; biz de nasibimizi aldık. Yılbaşına kadar çalıştı.Ondan sonra biraz tazminat ve güle güle.
Hal böyle olunca ev sahibine çıktık. Biz iyi niyetle ev aldığımız halde sırf size söz verdik diye ve sizi mağdur etmemek için bu vakte kadar oturduk; hem bu eve aidat ödedik hem kendi evimize aidat ödedik; ayrıca evimiz boş dururken size kira ödedik.Ama artık bu masrafları kaldıramıyacağız çünkü işten çıkarılma söz konusu.Anlayış göstereceğinizi umuyoruz ve biz taşınıyoruz dedik.Anlayış felan beklemek hataymış ; senetleri alıp mahkemeye gideceğini söyledi. Eşim araya arkadaşını koydu ,biraz para verdik ve senetleri aldık. Onlarla tüm ilişkimiz bitince çok sevindim .Baştan yaptığımız hata ; bize pahalıya patladı .
Şimdi bu tüm bu olayların üstünden zaman geçince biraz rahatlamış da olsam o günlerde çok stresler yaşadım ve unutma Özlem sana ders olsun diye kayda geçtim.

1 Eylül 2007 Cumartesi

ev hali

Akşamları işten eve eşimle beraber dönüyoruz ve küçük bir molanın ardından mutfağa yemek hazırlamaya geçiliyor . Çok becerikli değilim mutfakta , hazırlaması kırkbeş dakikamı alan bir çoban salatanın kırkbeşsaniyede tüketilmesi pek dokunuyor bana ama neyse.
Yemekten sonra bulaşık pek vakit almıyor çok şükür ; hemen halledip kanepelere kuruluyoruz. Aynı odada oturmaya ve akşam birlikte vakit geçirmeye özen gösteriyorum.yoksa el olup gideceğiz.Bir cnbc dizisi ya da premier lig maçı varsa heyecanla izliyoruz. Evlenmeden önce ikimizin birlikte yapabildiğimiz şeyler çok sınırlıydı ,evlenip pek çok şeyi paylaşmayı ve zevklerimize ortak olmayı öğrendik. O dizi izlemezdi ben de maç . Ama şimdi prison break’ teki adamların kaçarken yolda oyalanmalarına beraberce sinirlenişimiz ya da bir maçta sir fergusonu görüp ikimizin de “ne güzel sakız çiğniyor” deyişimiz benim çok hoşuma gidiyor.
Ben evde yalnız olmayı da seven biriyim .eşim nadiren akşam dışarıda olur ,ama bu durumda da ben hiç sıkılmam ve zevkini çıkarırım.ona dizi seyrettirmeyi başardım ama henüz türk dizilerine tahammül edemiyor.Bu akşamların birinde izlediğim dizide bi çocuk vardı yiyesim gelmişti tatlıyı.benim izlediğim sahnede babası ile yatağında uyuyorlardı bunun ayaklar babanın kafasında başı babasının bacaklarında. sonra babanın cebi çalıyor ama baba duymuyor ve bu sıpa ayağını babasının kafasına kulağına vurup onu uyandırıyor.bi de göbeği var ,böyle tombiş tombiş.gerçekten çok sevimli. internette aradım taradım buldum işte resmi.reklamda da oynamış ama ben fark etmemişim.
Pazar sabahlarım var birde .erken kalktığım için bana kalan zamanlar.şimdilerde hava güzel diye balkonda çay içtiğim kışın ise kalorifere sırtımı dayayıp kahvemi yudumladığım Pazar sabahlarım . Tabii ütüleri de bu saatlerde yapıyorum genelde o ayrı. Oturduğumuz sitenin bahçesi normalde de çok gürültülü değildir , ama Pazar sabahının sessizliği ayrı bir dinlenesi oluyor ,tabii kış gelince farklı düşüneceğim rüzgar öyle bir esiyor ki korkutuyor .
Diğer sabahlar işe gitmek için beraber kalkıyor ve süratle giyinip evden çıkıyoruz. Kahvaltısız çıkmak yok ama. Az da olsa bişeyler yenmeli. Evlenmeden önce aynanın karşısına geçip hiç olmazsa lensimi takar saçımı tarardım , Şimdi uyandıktan sonra oturma odasında akşamdan kalanları toplamak; mutfakta açıkta yiyecek bırakmamak ,kahvaltı vb gibi ev hali rutin işler nedeni ile aynayı görmeden işe geliyorum.Artık lens kullanmadığımı söylememe gerek yok sanırım.

30 Ağustos 2007 Perşembe

parfümün dansı

Bu kitabı bir kez okudum ,ama her an yeniden okuma isteğiyle doluyum. Eğer okuyan varsa belki benim neden beğendiğimi hiç anlamamıştır ya da benimle aynı fikirdedir. Çünkü kitap öyle ; gel gitlere sahip ve suları bazen sizden çok uzağa çekilmişken bazen de ayaklarınızı ıslatıveriyor.İşte beni sırılsıklam ettiği anlarda bazı satırların altını çizmiştim. Ama kitap annemde kaldığından şu anda o satırları birebir aktarma şansım yok.En azından aklımda kalanları yazayım dedim.
Kitapta yan karakterler de ilgi çekici ama benim açımdan ana iki karakter var , bir kadınla bir erkek ve bu ikisi genç kalma ; uzun yaşama hatta ölümsüzlük ( şimdilerin anti aging lafına karşılık gelen şeyler denebilir ) için birtakım öğretilerden kendilerine bir formül çıkarmışlar.
Bu formülün dört ana elementi var ; hava – su – toprak – ateş. Bunlar hakkında uzun uzun konuşulabilir ama kısaca şu şekilde özetlemek mümkün :
Hava ; doğru nefes almayı simgeliyor . Bu konu pek ilgimi çekmedi ama şu bir gerçek günümüzde kapalı ortamlarda temiz havaya hasret kalıyoruz değil ki doğru nefes almak.
Su ; yıkanmayı simgeliyor. Doğru sıcaklıktaki su ile sık sık yıkanmayı ... En hoşuma giden kısmı buydu ,hani bebekler anne karnında bir sıvı içinde bulunuyorlar ya ,eğer biz de bu sıvı sıcaklığını tutturabilir ve bu sıcaklıktaki su ile sık sık yıkanırsak hücreleri kandırabilirmişiz , yani hücrelerimiz hala kendilerini anne karnındaki bebek zannedip bebeği büyütmek için çoğalıp yenilendikçe yaşlanmazlarmış:)
Toprak ise beslenmeyi simgeliyor . Ama topraktan doğrudan beslenen sebzelerle örneğin pancar gibi ve onların besin değerlerini düşürmeyen pişirme yöntemlerini kullanarak yani haşlayarak beslenmeyi .
Ateş ise kadınla erkeği bir arada tutan element. Malum cinsel gücümüz gençlikte daha yüksektir. Eğer genç yaşlarımızda hissettiğimiz o aşkı yaşantımızın ilerleyen yıllarına da yansıtırsak yine hücreleri kandırmış oluyormuşuz .Hücreler bakıyor ki hala iş var bu kişide yaşlanmayı akıllarına bile getirmiyorlar demek ki.
Ve gelelim bunlardan da önemli olan beşinci elemente : tahta . Değil tabii ki
Beşinci element “ pozitif düşünce”. Keşke pozitif düşünce hakkında kitapta yazılanı aynen aktarabilsem eksik kalacak şimdi. Deniyor ki dünyada ölümlerin pek çoğu aslında birer intihardır çünkü kişi aklına hastalığı kazayı ve bunun gibi olumsuzlukları getirdikçe bunları çağırmış olur. Şayet bu dört elementle sağlıklı bir vücuda sahip olarak aşk ve zevk içinde yaşanırsa akla hastalık kaza gibi şeyler gelmez ve yaşam süreci kendiliğinden uzar.
Fakat hayır ; bu formül yanlış ; doğum da ölüm de Yüce Allah’ın takdirinde ve elbet kazaya kadere inanmak da dinimizin gereği diyebiliriz. Ancak nihai amacı “ölümsüz olmak” değil , “yaşam kalitesini artırmak” olarak algıladığım için ben bu formülü sevdim ; tamamını uygulayamasam bile haydi pancar haşlayıp yemeye...

29 Ağustos 2007 Çarşamba

kır saçlar ve devamı

cumhurbaşkanı değişti. önemli bir konu.ama ben bu noktadan hareketle eski cumhurbaşkanının eşinin o doğal kır saçlarına geleceğim.bu ne kadar önemli bir konudur bilmiyorum.ama bana "gerçek" geldiği için , "doğal" kaldığı için çok estetik buluyorum.hoşuma gidiyor o ve onun tarzında saçı olan hanımlar.ilerde benim de saçlarım öyle olsun isterim.halihazırda zaten boya değmemiş kestane saçlarım var.kazara yolum düşüp bir düğün dernek öncesi kuaföre gitsem hemen "gölge yapalım mı" diye atlıyorlar ama ben de "sen gölge etme saçımı kes başka ihsan istemem" diyorum. şu anda saçımı toplamaya yarayan toka ve gözlüğüm dışında herhangi bir aksesuar ya da takı da yok üstümde.alyansımı bile takamıyorum, saat takamıyorum ya da eskiden denemiştim bir küpe takmayı ama artık onu da takamıyorum. fazlalık gibi geliyor bana daral getiriyor varlığı hemen çıkar at oluyorum.etek giyiyorum ama sırf rahat ettiğim için uzun ve geniş olanlardan .topuklu ayakkabı ise yine özel günler için evde bekliyor bir adet.makyaj yapmadığımı söylememe gerek yok sanırım . günlük hayatta bembeyaz suratla dolaşıyorum.hal böyle olunca kırkta yılda bir kullandığım bir iki ufak makyaj malzemesi beni baştan yaratmış kadar oluyor.süper.
ama bunlar o kır saçlar kadar aman aman hoşuma giden şeyler de değil.belki bu kadar rahatıma düşkün tembel olmasaydım ben de pek tabii iyi bir süslü olabilirdim , içimde var yani biliyorum ancak gelin görün ki çoook tembelim ,vaktim hep az ve uğraşamıyorum ,hepsi bu.

28 Ağustos 2007 Salı

ayıp ayıp

insan hiç kocasını koyup gider mi ? gittim. yıllık iznimden beş gününü kullanıp anneme gittim .haberi yoktu kahvaltıya yetişince anneme büyük sürpriz oldu. oturduk uzun uzun konuştuk ,beraber alışverişe gittik sonra gezdik ayaklar ağrıyana kadar... sonra kocacım bir gün izin almış geldi peşimden hadi dedi gidiyoruz.sabah beşbuçukta yola çıktık sekizbuçukta side'ye ulaştık.ben orayı seviyorum niyeyse.heralde antik kalıntıların içinde yaşıyor olmak hoşuma gidiyor.yaşamak dediysem tatil süresi kadar yoksa oraya yerleşme fikrinde değilim.iki koca gün yüzdük dinlendik ve geri geldik.sessiz haykırışlar işe yaradı. bu arada beraber geçirdiğimiz tatiller içinde kendisini en çok yüzerken gördüğüm tatil buydu.körle yatan şaşı kalkarmış artık o bana ayak uyduruyor ben de ona, hayat :) kısa da olsa bu ara ; işe dönüş şapşalı oldum kafam ağrıdı eve gitmeyi bekliyorum dört gözle oysa benim full enerjik olmam beklenirdi tatil dönüşü

21 Ağustos 2007 Salı

diyaloglar (tazelendi)

bir = saygıdeğer bir arkadaşım görümce oldu ama onu görümce yapan ve şu saatte vuku bulan düğüne katılamadı , görümce olduğu yanına kar kaldı.ben de onu teskin etmek için bir email yazıyım dedim şu çıktı : " boşver yaaa düğün dediğin nedir ki maksat gönüller bir olsun
mevzu düğün değil . o düğün ile amaçlanan burada düğümlenen iki kişinin bundan sonra karşılaşacakları bilimum düğümleri çözme becerilerine önceden alkış tutmak ,onlar
çözemeyenlerden olmazlar işallah .sen amin de , yeter"

iki = eşimin kuzeni ile tanıştık ;genç bir bey. o da yakında evlenecek ve müstakbel eşi de bu evlilik sebebi ile burada yaşamaya başlıyacak . aynı benim gibi . benim eşim doğdu doğalı bu kentte ancak bizden farklı olarak kuzen de dışarda okuduğundan kendisi de burada olmaktan hoşnut değil .Ben de dedim ki " yapacak bişey varsa yap ve kurtul buradan eğer yoksa yola devam ; sen en azından şimdiye kadar yaşadıkların sayesinde burada sıkılan adam olabildin , ya onları hiç tatmasaydın daha mı iyiydi ? o zaman kanıksardın bu tekdüze düzensizliği" beni sevdi sanırım çünkü birer dondurma getirdi dolaptan , yedik.

üç = galiba artık yaşlanıyorum ; üçüncü sıraya yazacak bir diyalog bulamadım çıkınımdan , siz iyisimi yılmaz erdoğan gibi beyaz bir kağıt alıp benim yerime doldurun
( öğrendim , teşekkür ederim esra :)

20 Ağustos 2007 Pazartesi

dr

Hürriyet Pazar ekine baktım netten ,bu sabah.zaten yıllardır gazete almıyoruz hep netten bakılıyor .Neyse işte bir yazı vardı tacizci doktor hakkında.Bu yazı beni de çok düşündürdü. Adına tam olarak taciz demesek bile bazı davranışları yüzünden doktorluğunu iyi yapsa da artık bir daha ona muayene olmam dedirten adamı hatırladım. Böbrek taşı ; kum ; enfeksiyon derken kendisi ile teşvik-i mesaimiz çok oldu. Samimiyetini kuzenimin bir zamanlar onun hemşiresi olması ve benim de bu referans nedeni ile onu seçmiş olmama bağladım ,zaten de kızı yaşındayım ve olsa olsa “babacan” bir tavır olarak niteledim. Kendi cep telefonu numarası zaten kartvizitinde yazıyordu , ben de o numarayı kendi cep telefonumdan arayınca numaramı kaydetmiş. Samimiyetine bir kulp takmama sebep de işte bu vesile ile beni arayıp arayıp durmasındandır. Rahatsız olduğumu bildirdim ama "ne varmış beni aramasında da ,doktorum değil miymiş merak ediyormuş" Ben de napiyim , artık kaba konuşarak felan kurtuldum. Yeni bir doktor buldum ve ona devam ettim. O günlerde bunu şikayet edecek kadar büyütmedim kafamda ; veya belki de "dişi kuyruk sallamış" derler diye korktum.bilemiycem. bu da böyle bir anı olarak blogu işgal etti , pardon:)

16 Ağustos 2007 Perşembe

yer misin yemez misin

beklentilerimi düşük tutarım ; gerçekleşmezse hayal kırıklığımın kırık parçaları da küçük olsun bir süpürge tutmayla ortalık temizlensin düşüncesiyle.
bu yıldan beklentim sadece dört kısa gün sürecek mütevazi bir pansiyonda konaklama ve hafif deniz meltemi eşliğinde güneşlenme imkan tanıyacak bir yaz tatiliydi
neredeyse yüzelli gün süren bu sıcak mevsimin dört günü serin sularda yüzmek bir balığın hakkı değil midir?değilmiş.gitmiyoruz.sıkı para politikasına kurbanız.balık tava mı yaparsınız buğulama mı ?

13 Ağustos 2007 Pazartesi

dünden bugüne

İlkokulda 21 kişiydik sınıfta ; tek sayı olması sebebi ile hepimiz ikişerli otururken bir arkadaşımız tek başına otururdu ,yani yayla gibi sırada tek başına.
Ortaokula geçince ise sınıflar 60 kişi oluverdi ve sırada 3 bazen de 4 kişi oturuluyordu.Nerden nereye ... çünkü biz ben ilkokulu bitirince daa iyi eğitim alalım diye ilçeden il merkezine taşındık ve işte bu kadar arttı(?) eğitim kalitesi.
İlkokul öğretmenim bana göre farklı bir varlıktı , ondan korkardım ,çekinirdim. Onun da çocukları vardı , tanırdık onları da ama öyle bir otorite ki , bizden biri gibi olmadığı kesin.
Bir keresinde sınıfta ceketini çıkarmıştı, o günü unutamam ,bence bir olaydı ve ben çok şaşırmıştım.O robot gibi o takım elbise bozulmadan yaşıyor sanıyordum.Oysa değil ,o da işte bizim gibi etten kemikten bir adamdı ve tam da benim ÖSS günümde ruhu o bedeni terk etmişti , mekanı cennet olsun , hatıralarımda yeri ayrıdır.
Ortaokulda biraz büyümüştük ya hemencecik bir öğretmenime “platonik” olarak aşık olmuştum.O zamanlar politik cephelerden haberim yoktu. Biraz büyüyüp bu cephelerden birinde kendime bir yer bulup ; o öğretmenimin de karşı cephenin yılmaz bir savaşçısı olduğunu ve derste beynimizi yıkadığını fark edince kendisine içimden küserek son sınıfta
bu olaya bir son verdim ,oysa okul birincisi olmuştum ve tebrik edecekti ama yüz vermedim oh olsun işte.Şimdi olsa o kadar küsmem çünkü grilerim var artık eskisi gibi sadece siyah ve beyaz yok benim için . Hele hele politik duvarları dünya yıkmış ben mi yıkmıycam, peh.
Liseye başladığımda ise memur mantığına kavuşmuştum çoktaan “salla başını al notunu” şeklinde devam ediyordum .Öğretmenler bana not verip sınıfı geçme ve diploma almak için gerekiyordu yoksa bir şey öğrendiğim de yoktu öğrenmeye niyetim de yoktu ( İngilizce öğretmenlerim hariç) Şimdi hepsinden özür diliyorum saygısızlık etmek istemem ama keşke eğitim sistemine suç atmak yerine mesela ingilizce öğretmenim kadar ilgili olsalardı da , bari ismimizi öğrenip mezun etselerdi bizi ,zor değil kanımca ingilizce öğretmenim 50 yaşında olmasına rağmen ismimizi öğreniyor da onlar 30unda mı beceremiyor ( ingilizce öğretmenimiz onların da öğretmeniydi yani siz düşünün artık)
Bir de lise 2 kimya dersi var ,ben diğer notları yüksek ama tembel bir öğrenci olarak kimyadan –2 aldım , bana telafi sınavı mı yapmadı sözlüsü mü yapmadı neyse allem ettik kallem ettik beşi alıp geçtim.lise üçte de konu organik kimya ve benim ezber kuvettim vasıtasıyla 9 geldi , ama “kopya” muamelesi gördü kağıdım çünkü geçen seneki performans ortada...
Arkadaşlıklara gelince ... ilkokuldan kalan hiçkimse yok.Ortaokulda tanıdıklarımı uzun süre taşıdım hayatımda ama bitti bir yerde artık ben taşıyamıyorum. Lisenin sıraları bir vesile oldu kendimden çok sevdiğim arkadaşımı tanımama ama biz onunla zaten galü beladan beri tanışıyorduk sanki . Neyse ki üniversitede de aynı okulu kazanıp aynı yurda düştük. Çok ortak anımız var ,birisi de nikahlarımız .
O benim on dakikalık oda nikahım için on saat yol gelip şahit olup geri gitti. Ben ise düğünümden iki hafta ,balayı dönüşümden bir hafta sonra olan onun nikahı için izin istesem iki aydır çalıştığım işimi kaybedebileceğimden korkup yalan söyleyip yarım gün izin aldım ,o yalan da ne büyük yalandı ama bir daha başıma gelmez umarım , 6 saat yol gittim nikah şekerini tuttum 6 saat yol geri dönüp sabah işe geldim ama aksi düşünülemezdi.Çünkü o tarihten yıllar önce ikimiz beraber otobüste giderken kaza oldu , ikimizi de melekler korudu,demek ki bir bildikleri var.

11 Ağustos 2007 Cumartesi

şapır şakır şükür ( gökselin bi şarkısı olan değil ama )

şapır : adam elma mı yiyo ; kim ağız şapırdatıp 5000 ytl kazanmak ister yarışmasına mı katıldı belli değil (ohh neyse yedi bitti ) oda arkadaşımı sevmiyorum , zaten fazla kıllı ve FOREKS onun masasında olduğundan gidip o yokken bi bakmak için koltuğuna oturunca üstüm başım kıl oluyor ,ben de ona kıl oluyorum.

şakır : pencere açık uyuyoruz , 4.katta ev ,bahçe çimleri gece boyu yağmurlama metoduyla sulanıyor , fıs fıs fıs o sesi duyuyorum mütemadiyen ama bu gece yabancıladım "bu ne yağmur mu " dedim demek ki fıs fısla değil hortumla sulamaktalarmış.bi de kocam gece uyanıp o camı kapatmıyor tabii ben de, ve sabaha karşı soğuk oluyor. hasta oldum olacam az kaldı.

şükür : biz dün akşam şarap felan içmedik . bütün gün "herkes"den gelen kandil kutlama sms ve emaillerine rağmen aklımdan uçup gitmiş. eşim hatırlattı. ama o sms ve emailler bana çok "yüzeysel" geliyor ya, direk siliyorum onları . niye? sırf "adet yerini bulsun" diye yollanmışsa ben anlarım ve silerim.tabii sırf o mailleri değil günün anlamını da kafamdan silmişim.özür dilerim.

10 Ağustos 2007 Cuma

bir şarkı

evlendik 1 yıl önce
bugün
nikah günümüz
ikimiz belediyede
iki arkadaşımızla
küçük bir çukulata kutusu dışında tören havası taşımayan bir törenle
ne de olsa bir düğün yapılacak diye...
ama özel bir günde
annemle babamın da nikah gününde

ha o şarkı mı ?
akşam eve giderken bir şarap alırız diyorum
" ben zaten sarhoş bi balık" ezginin günlüğü' nü çok seviyorum ,söylemiş miydim.

9 Ağustos 2007 Perşembe

uzak yakın ilişkiler

Erkek kardeşimi aradım şimdi. İş telefonumdan onun cebini aradım ( Cem Yılmaz ın reklamındaki gibi yaniii :) Düşünmeden tuşladım numarasını ; tereddütsüz. Başka kimsenin cep telefonu numarasını bu denli hızlı ve bir çırpıda tuşlayamam. Henüz pek kimsede yokken onda vardı cep telefonu ve ben de onu hep sabit telefondan tuşlayarak arardım ve de çok sık arardım ,bu yüzden ezberimde. Oysa cep telefonum olduğundan beri orada kayıtlı olan herkesi rehberden aradığımdan çoğunun numarasını ben bilmiyorum bile,telefon biliyo.
Aramızda ikibuçuk yaş var, yani kendimi bildim bileli onunlayız. Bazen fiziksel olarak uzaklaştık birbirimizden bazen de ruhen. Onun lise yılları ,deli dolu geçtiğinden uyuşmamız mümkün olmadı ama o çağları atlatınca; epey yakınlaştık. Arkadaş çevremiz de ortak oluştu ve birlikte çok eğlendik.Askerdeyken onun yolunu bekledim ; gelse de gezsek diye.Benim Ankaraya gidişlerimle fiziksel ayrılıklar yaşandı ;sonra benim evlenip buraya taşınmam ile ayrılık katmerlendi.Şimdi oda evli.Bir aylık.Eşine ise hiç alışamadım.Tanıyorum başından beri ama nedense el gibi . Oysa eski kız arkadaşı benim arkadaşımdı. İçimden onunla evlenecekmiş gibi düşleyip de hayal kırıklığına uğramış olmanın da etkisiyle olabilir bu alışamama vaziyeti. Ama benim arkadaşım olan kız onu bıraktı.Hem de akabinde birden başkası ile evleniverdi.Erkek kardeşim bu durumu kolay atlatamadı. Saçmaladı epey bi süre. Neyseki şimdiki gelinimizle tanıştırdı bizim bir arkadaş onu da kurtardık Benim eşim ile erkek kardeşim de yabancılar hissediyorum .Eşimin birlikteliğimiz resmi boyut kazanana kadar ailemle tanışmadı, bir tanışma yemeği düzenlemiştik onda da erkek kardeşim yoktu , yani bunlar ilk kez nişanımızda birbirini gördüler .Ondan sonraki görüşmeleri de düğünde oldu. Ayrı şehirlerde yaşadığımız için de seyrek karşılaşıyorlar ve tabii uzaklık var.
Oysa bizim ailede, hem çekirdek ailemizde hem sülalemizde birisinin sevgilisinin olması ; onunla ailecek tanışılıp görüşülmesi uygun karşılanır.Ayıplanmaz. Yani bu tanışma kararı kişinin kendisine bırakılır,baskı da yapılmaz illa getir getir diye. Anadolunun göbeğinde bence iyi bir durumdaydık. Elbette babalar anneler çocuklarını “saldım çayıra mevlam kayıra” zihniyetiyle de yetiştirmezler ,kontrollü gelişir pek çok şey. Eşimin ailesi de böyle bir aile imiş ; şimdi evlenip tanıyınca onları anladım bu gerçeği. Demek ki o kendisi istemedi benim ailemle tanışmayı .Ben de tabii onun ailesi ile daha doğrusu “annesi” ile geç tanıştım ( bizim aile rituellerine göre geç) Babalarımız vefat etmiş , ikimizin de bir annemiz var ; benim kardeşlerimle ilişkim ona göre daha samimi .Onun kardeşleri şehir dışında olduğundan pek görüşemiyorlar. Bu durumda kilit isim “anne” .Onu tanıyana kadar hep korktum . Ama korktuğum gibi olmadı.Benim anneme göre epeyi yaşlıydı ; galiba yetmişli yaşlarında şu ara.
Erkek kardeşim telefonu açmadı ; anneme ulaşamıyorum ,kız kardeşime de .Telaşlandım biraz ama postu yazana kadar geçti. Herkes iyidir umarım. Onları çok özlüyorum.

6 Ağustos 2007 Pazartesi

bir piknikti o

ağaç altında gayet gölgede bir piknikti o ; beni kızarmış bilmemneye çeviren!farketmeden yanmışım gölgede ağır ağır. acıyor heryerim.yani tişört ve pantolonum vardı üstümde gayet pikniklik kıyafetler ,onlardan açıkta kalan yerlerim yanmış .onun dışında iyi geldi.ayağımı bir suya daldırdım bir toprağa çaldım akşama kadar ayakkabı giymedim elektriğim gitsin diye.gitmiş midir bilmiyorum.o an için iyi geldi en azından.açıkhavada vakit geçirmeyi çok sevsem de ismim Özlem diye ; açıkhavayı özlüyorum ,hiç çıkmıyoruz ki evden Ağustos ortasına gelmişiz bembeyaz(DI) heryerim..
Yeni bir bebeğin ismi konunca;"adıyla yaşasın" derler.Ben doğduğumda da epeyi denmiş anlaşılan ;özleye özleye yaşıyorum .özlediğim birşeye kavuşunca bu hemen başka birşeyi özlememe sebep oluyor. elbetet tüm istediklerimize kavuşamayız ama illa şart mı birine kavuşmak için öbüründen vazgeçmek? sorma böyle sorular Özlem sorma " hayat bir kutu çikolata gibidir ne alacağını asla bilemezsin"
kızkardeşim fizyoterapist,özel eğitim veren bir kurumda çalışıyor.anlattıkları insanı buz gibi donduruyor.tüm bunlar ışığında işte altın cümle " Allah bu günümüzü aratmasın"

4 Ağustos 2007 Cumartesi

falan filan

gitme ellerim
daha yaprakları var sayılacak bu sonbaharın
gitme ellerim
misket oynayacağız daha çocuklarla
gitme ellerim
güller toplayıp güneşe sunacağız daha
gitme ;
ellerim de değilsin sadece
herşeyimsin sen benim çünkü
gitme

sevgilim olarak tarihe adını yazdırmış olan birkaç şanslı(?)arasında en güzel eller kimin bilin bakalım ,tabii ki son sevgilimin,kocamın.tesadüf sadece.ama iyi ki de öyle.tabii ki seveceğim kişinin ellerine bakıp da karar verecek halim yoktu ama böyle güzel elleri olan birini sevip evlendiğim için kendimi de ayrıca tebrik ediyorum.onun elini tutmaya da bayılıyorum.arabadan inip apartmana girene kadarki yol keşke daha uzun olsa ( çünkü biz evden işe -işten eve bir yaşam sürdüğümüz için onun elini ya araba ev arasında ya da oturma odasından mutfağa kadarki koridorda tutabiliyorum) bu şiir kimbilir liseden mi kalma ; ama o zamandan belliymiş benim bu konudaki hassasiyetim demek ki
dün akşam ; küslük hiç yaşanmamış gibi davrandık , gerçi ben yine herzamanki gibi erken uyuduğum için küs olmakla olmamak arasında pek fark olmadı . ben bazen onu özlüyorum biliyor musunuz.altı gün işteyim pazarları da genelde başbaşa kalmıyoruz gelen giden oluyor ya da biz gidiyoruz ,akşamları ise çoğunlukla o TV izlerken ben mutfaktayım veya uyuyorum.
zaten benimle evlendiğine memnun olmasında bu "kumandanın ve TV koltuğunun tek hakimi" olmasının ve az dırdır çekmesinin de etkisi olduğu kanısındayım . Zaten kavgalarımızı da benim işten çıkıp uyumaya kadar "yaşadığım" bir iki saatte ediyoruz ,hani diyorum bazen yemek işini de es geçip ben direk işten gelip uyusam mı? işyerinde sürekli klima açık olduğundan diyorum başım ağrıyor ve akşamı zor ediyorum , uyku bu yüzden bu aralar beni esir alıyor.
bir balığım vardı benim ; filiz. işyerinde bir fanusta yaşardı, herkes niye eve götürmediğimi sorardı,saçma.ben evde onu göremem ki derdim.evet ,işyerinde daha fazla "uyanık" zaman geçirdiğim kesin.Neyse filiz bizimle iki yıl yaşadı,çok güzeldi zaten ,nazara gelmediğine şaşıyorum.Sonra benim tayinim çıktı ,Ankaraya taşınıyorum diye onu anneme teslim ettim.Arada bir gelip görüyordum iyiydi .Ama sonra baktım kavonozdaki başkası.Annem yavrum ben anlamıycam sanmış aynı renk balığı almış ama anladım .Neyse o da öldü.Şimdi küçük umut ( bkz: http://seatoland.blogspot.com/2007/04/umut.html) için alınan mor güzel var o fanusta ,ismi mor güzel değil ama söyliycem kızmayın"dümbük"

3 Ağustos 2007 Cuma

2.post

öğle arasında aradı,"hanım napıyosun"dedi, iyiyim (?) cevabını verdim de ağladım tabi hemen anında.kapattık.biraz ağlayıp durulup konuşabilecek duruma gelince ben onu aradım, "aşkım"diye konuşmaya başladı ve devamında "akşam çıkışta alırım" dedi "nereye gitcem benim ne işim olur ki dışarda "dedi. kapattık.bir de mesaj yazmış "s.s."
iyi hoş
bu hep oluyor zaten
biliyorum zaten bu gece de küs uyursak bile en geç yarın barışırdık
hep barışmadık mı
hep ben özür dileye dileye diimde tüy bitince , o da " bak bu sefer son" diyip affetmedi mi ... burdan bakınca hep ben sebep oluyormuşum gibi gelse de aslında benim tolerans limitlerim yüksek olduğundan onun pek çok ıvır zıvırına takılmadığımdan hiç küsen ben olmadım.oysa onun limiti düşük, bir saniye içinde bir hareketim bir sözüm yüzünden , kabahat sahibi oluveriyorum.
yani barıştık
ama ben hala üzgünüm hala çok sıkıntılıyım
bu hallerini gördükçe "yok sana çocuk mocuk"diyorum içimden
evet bu kadar ani ve sert kararlar verebilen bu kararlarla insanı bu kadar acıtabilen bir baba(?)
benim babam da böyleydi
ben babamı çok severim ama çok da üzülmüşümdür onun yüzünden
ve en çok da annemi üzmesine üzülmüşümdür
ve kendi çocuğum aynısını yaşasın istemiyorum!
gel gör ki ben annem gibi "mülayım" ,eşim babam gibi "keskin nişancı"
nasıl da benzemişiz.
yani şu an itibariyle çocuk istemiyorum kararındayım
bizim evlilik ortamımız bebek için yeterince olgun değil.
bizim evlilik olgunlaşınca ise ; bedenim için işten geçmiş olabilir ama napıyım.

boğazım düğüm düğüm

eşim benimle konuşmuyor ,dün akşam küstü,farkettiğimde çok geç olmuştu ,TV izliyordu ben de erkenden uyurum zaten sonra bir baktım yatağa gelmedi(küstüğünün 1. delili)kalktım yanına gittim gel dedim.konuşmadı benimle.bu da 2.delil . sabah bana "sen servisle gel akşam seni işten çıkınca almıycam" dedi.ve"işim var bekleme akşama " dedi
nolcak sanki
bu akşam gelmesen - yarın da mı gelmiycen ya da sonraki gün ?bence kızgınlığı küskünlüğe dönüştürmek anlamsız.ben küsmedim.ama konuşmaya fırsat olmadı.yoksa bir şekilde onu bu sinir küpü olma halinden çıkarabilirdim diye umuyorum.
ama bittim.hafta bir kavga çıkıyor nerdeyse.evlilik bu mu?şimdi akşam eve gidip çantamı toplayıp Konyaya gitsem annemlere gelmesem.ne olacak.işte bitti.bitirmek kolay.devam ettirmek ise ben ilişkinin başından beri devam ettiriyorum. korkuyorum ya gücüm biterse.ya kontrolümü kaybedersem.ya geridönemeyeceğim birşey yaparsam.
ve en zoru da şimdi gelip çalışmak.işyerinde gülümsemek ve hiçbişey olmamış gibi davranmak.ağlıyamamak.ağlasan da içine akıtmak
berbat bişey yaaa

1 Ağustos 2007 Çarşamba

ve perde !!!

Yaşadığım şehir münasebetiyle tiyatro ve sinemayla oldukça geç tanıştım ,yoktu .Sinema sosyal bir aktivite olmanın ötesine geçmedi ,hani arkadaşlarla buluşup gidilen.Ama tiyatro öyle olmadı, yani biraz daha cesur olsam ,biraz daha kendime güvensem herşeyi bir yana bırakıp tiyatro sanatçısı olmayı bile düşünürdüm. İzlerken duyduğum heyecanı hesaba katarsak sahnede iken neler olurdu kim bilir? Gerçi bu duyguyu kıyısından yakalama fırsatı da buldum.6 yedi yıl önceydi; üyesi olduğum derneğin gençleri olarak bir tiyatro kolu oluşturup , içimizden yetenekli bir hocamızın kaleme aldığı kimi şiir kimi anektod ile süslenmiş bir oyunu sahneledik.Bu iş bir yıl kadar sürdü hem yaşadığımız kentte hem de yakın çevrede .O günler hayatımda apayrı bir yere sahiptir zaten.Her yolculuk ayrı bir heyecan ayrı bir zevktir.Otobüste onca becerisi olan genç birarada iken yollar uzamaz aksine kısalırdı.Şarkılar oyunlar derken hemencecik varılacak yere gelinir otobüsten inilip sahne alınacak yere gidilir ve kendi çapımızda hazırlıklar yapılırdı ,makyöz olarak tayin ettiğimiz arkadaşımız bizleri birer “maymuna” çevirse de ,heyecandan farketmezdik. Oyunumuz ücretsiz gösterildiğinden sahne olarak ya bir okulun sahnesinden faydalanırdık ya da bahçesinde kurardık sahneyi kendimiz. Ama bir ilde bize gerçek tiyatro sahnesi ayarlamışlardı. Işıkçısıyla sesçisiyle tüm ekip de oradaydı.Ve bu beni çok heyecanlandırmıştı, aynı oyunu defalarca oynamış olmam bu heyecanı bastırmaya yetmedi. Bu yaşıma geldim ; bu denli heyecanı da bir daha tatmadım.
Anlatması çok zor , düğünümde ilk dansımda bile çok çok daha sakindim.Çünkü bu beklediğim bişeydi ,evliliği planlamaya başlayınca dansı felan da kabulleniyorsun doğrudan kanıksıyorsun yani.Ama tiyatro benim açımdan uzak bir hayaldan ibaretti ve şimdi o hayale dokunmuştum. Benden yaşça küçük ama tiyatro ile daha fazla muhabbeti olan Özgür isimli bir arkadaşımın verdiği tüyolar ve yüzüme vuran ışıklar sayesinde de karanlıktaki seyircileri göremeyişimden aldığım güç ile kendimi o sahnede değilmişim gibi hissederek oyunu tamamlamayı başardım.
Ben tek başıma izlerdim oyunları hep ,öncesinden bilet ayarlamak gerekmezdi öyle olunca , yer yoksa bile bir sandalye koyuverirlerdi kenara
Bir dönem okulda tiyatro dersi almıştım ,hocamız bazı oyunlara bilet dağıtırdı işte o zaman grup olarak giderdik .
Özel tiyatrolar benim bütçemi zorladığı için sıklıkla gidemezdim ama elbette değecek olanları seçip gidebildiğimce gittim.Ama benim için Ankara Devlet Tiyatrosu Sahnelerinde olan biten herşey müthişti:buraya gelince benim için artık “Perde kapandı”

30 Temmuz 2007 Pazartesi

Ev işleri

Ev işleri ile başım dertte. Ben mi yavaş ve tembelim yoksa gerçekten mi vaktim az? bunu tesbit etmem lazım.Çünkü huzursuzum , bir an geliyor kendime kızıyorum başka bir an geliyor kendime hak veriyorum
Aslında eşim de iş yapıyor evde bana yardım ediyor bununla beraber ana arterlerin kontrolü yine benim elimde ; ve o düşünüyor ki ben de yardım ediyorum buna rağmen neden bizim evimiz düzgün temiz olmuyor ,öyle olursa yaşam kalitemiz artar diyor.Haklı,ama kendi kendimi üzdüğüm yetmezmiş gibi bu konuda bir de onunla tartışıyoruz
Başka bir boyut ise ; yemek. Ben her ne kadar kilolu bir insan olsam da hayatım boyunca yemek hiçbir zaman önem arz etmedi benim için , haşlayıp kabak yerim , domates peynire eyvallah derim çayı üç gün beklemiş olsa da ısıtır içerim.Damak zevkinden yoksunum
Ve yemek yapamıyorum.Yani ne yaptıysam “güzel” olmadı.Mutlaka malzemeleri telef ediyorum.Yemek yapmak bana zevk vermiyor,isteyerek yapmayınca da doğrudan lezzetsiz oluyor zaten .
Öyle bir yerde yaşıyoruz ki çeşit çeşit restoranlar var da biz mi gitmiyoruz tek takılabileceğimiz et lokantaları hal böyle olunca ve de cebimiz biraz boş olduğundan evde yemek zorundayız.
Hani davul bile dengi dengine diye bir laf var ya kim söylemişse doğru söylemiş. Şimdi ben eşimi küçümsemek için bunu söylemiyorum ,ama biz farklıyız yaşamdan beklentilerimiz farklı bunu söylüyorum.O yaşamdan beklentilerine paralel olarak evleneceği kadından da bazı şeyler beklemiş hep.Oysa ben o kadın değilim .Ama bana aşık oldu n’apsın
Ben de ,kırk yıl düşünsem bunları dert edeceğim aklıma gelmezdi ,çünkü 30 yaşıma kadar “konularım” arasına hiç girmemişti ev işleri. Ama bu konuya ilgisi olan bir çevreye glein geldim.Eşimin annesi benim yanımda başkasının gelinini becerikli olmadığı için ayıplıyor,bir yere ziyarete gidince kendisine yapılan ikramı önemsiyor aynı şekilde konuklarına sunacağı ikramlara da hayli özeniyor.Örneğin günü varmış ,hazırlık için birgün önceden mantı yapmışlar komşusunun yardımı ile.Ancak beğenmemiş komşunun yaptıklarını ; hem yufkası kalınmış hem de iri bükülmüş. Yardımcı olan komşuyu kırmamak için bir şey söylememiş o gidince yeniden hamur ve malzeme hazırlayıp bu kez tek başına minicik minicik mantıyı hazırlamış gece yarısına kadar uğraşmış.Bunu anlatınca ben kendimden utandım ,o yaşta bu durumda ve ben daha mantının Msine gelemedim ,hazır mantıyı alıp yoğurtlamaktan acizim ,ciddiyim
İşte arkadaşlar şimdi bir de bunları sorun etmeme esas sebep ; bebek. Yani ben kendimi ve eşimi , iki kişiyi idare edemezken çocuğum olunca naapıcam ? Korkum had safhada anlatamam.

27 Temmuz 2007 Cuma

yüzüyordum uğradım

bu kadar karasal bir habitatın olsun ama sen git balık ol,tabii mutsuz olursun.annem beni yanlış coğrafyada doğurmuş.biraz daha güneye gidivercekti hepsi o.şimdi ben yılda 3 gün işimden izin koparabilirsem ve kocamı ikna edebilirsem su yüzü görücem.pullarım dökülmez mi?herkesler tatile gidiyo ben klima havası teneffüs etmekten boğuluyorum.akşam balkonda aydedemle buluşalım diye çıkıyorum buram buram sıcak hava dolayısı ile yine odaya kaçış.serinlik versin diye dondurma yiyorum,bi tek o güzel.en son Sezgin Kaymaz'ın Zİndankale isimli kitabını okudum.Ankara yı özletti bu kitap bana.Kalkıp gidivereceğim ama kocamsız naparım orada.sanki solungaçlarım o benim.değiltabii ki.ama kural bu bozulamaz.birarada yaşanıcak.sizce evli olup da ayrı şehirlerde yaşamak nasıl olur?bir arkadaşım 3 hafta önce evlendi eşi Antalyada o Ankarada ,yine bir diğeri ,5 yaşında da kızı var aynı kaderi paylaşıyor.bizde bunun lafı bile edilmez.mesela ben kariyerim için Ankara da kalmış olsam = evlenmezdi. bu kadar basit.ben şimdi yeni bir kitaba başlıycam.gerçi kitap da eski ben alalı da epey oldu.pekinde sonbahar" acaba onu okuyunca pekine mi gidesim gelir.yok yok benim şu an gidesim olan yer "kazdağları" ve mümkünse "manici kasrı"
herkese "yeşil, serin,su " içeren günler ve de bana da :) dilerim.
ps. şimdi erkek kardeşim aradı , yarın gelin beyşehir gölündeki adaya gidicez dedi.ben de tam "su su su" diyordum duydu mu ne:)

14 Temmuz 2007 Cumartesi



nilüferleri çok severim

butejoy için koydum bunları buraya

çünkü onu da çooookkk severim :)

29 Haziran 2007 Cuma

Sırlarını taşıdığın bir yaşantın yok mu
İşte sana bir sır o halde
Seni sevdiğimi kimseye söyleme
Renklerini soldurmadın mı hiçbir fotoğrafın
Gidelim o halde senin çocukluğunla
Bir lunaparka
Dev aynaları karşısına geçer
Büyürüz bir bakışta