30 Ağustos 2007 Perşembe

parfümün dansı

Bu kitabı bir kez okudum ,ama her an yeniden okuma isteğiyle doluyum. Eğer okuyan varsa belki benim neden beğendiğimi hiç anlamamıştır ya da benimle aynı fikirdedir. Çünkü kitap öyle ; gel gitlere sahip ve suları bazen sizden çok uzağa çekilmişken bazen de ayaklarınızı ıslatıveriyor.İşte beni sırılsıklam ettiği anlarda bazı satırların altını çizmiştim. Ama kitap annemde kaldığından şu anda o satırları birebir aktarma şansım yok.En azından aklımda kalanları yazayım dedim.
Kitapta yan karakterler de ilgi çekici ama benim açımdan ana iki karakter var , bir kadınla bir erkek ve bu ikisi genç kalma ; uzun yaşama hatta ölümsüzlük ( şimdilerin anti aging lafına karşılık gelen şeyler denebilir ) için birtakım öğretilerden kendilerine bir formül çıkarmışlar.
Bu formülün dört ana elementi var ; hava – su – toprak – ateş. Bunlar hakkında uzun uzun konuşulabilir ama kısaca şu şekilde özetlemek mümkün :
Hava ; doğru nefes almayı simgeliyor . Bu konu pek ilgimi çekmedi ama şu bir gerçek günümüzde kapalı ortamlarda temiz havaya hasret kalıyoruz değil ki doğru nefes almak.
Su ; yıkanmayı simgeliyor. Doğru sıcaklıktaki su ile sık sık yıkanmayı ... En hoşuma giden kısmı buydu ,hani bebekler anne karnında bir sıvı içinde bulunuyorlar ya ,eğer biz de bu sıvı sıcaklığını tutturabilir ve bu sıcaklıktaki su ile sık sık yıkanırsak hücreleri kandırabilirmişiz , yani hücrelerimiz hala kendilerini anne karnındaki bebek zannedip bebeği büyütmek için çoğalıp yenilendikçe yaşlanmazlarmış:)
Toprak ise beslenmeyi simgeliyor . Ama topraktan doğrudan beslenen sebzelerle örneğin pancar gibi ve onların besin değerlerini düşürmeyen pişirme yöntemlerini kullanarak yani haşlayarak beslenmeyi .
Ateş ise kadınla erkeği bir arada tutan element. Malum cinsel gücümüz gençlikte daha yüksektir. Eğer genç yaşlarımızda hissettiğimiz o aşkı yaşantımızın ilerleyen yıllarına da yansıtırsak yine hücreleri kandırmış oluyormuşuz .Hücreler bakıyor ki hala iş var bu kişide yaşlanmayı akıllarına bile getirmiyorlar demek ki.
Ve gelelim bunlardan da önemli olan beşinci elemente : tahta . Değil tabii ki
Beşinci element “ pozitif düşünce”. Keşke pozitif düşünce hakkında kitapta yazılanı aynen aktarabilsem eksik kalacak şimdi. Deniyor ki dünyada ölümlerin pek çoğu aslında birer intihardır çünkü kişi aklına hastalığı kazayı ve bunun gibi olumsuzlukları getirdikçe bunları çağırmış olur. Şayet bu dört elementle sağlıklı bir vücuda sahip olarak aşk ve zevk içinde yaşanırsa akla hastalık kaza gibi şeyler gelmez ve yaşam süreci kendiliğinden uzar.
Fakat hayır ; bu formül yanlış ; doğum da ölüm de Yüce Allah’ın takdirinde ve elbet kazaya kadere inanmak da dinimizin gereği diyebiliriz. Ancak nihai amacı “ölümsüz olmak” değil , “yaşam kalitesini artırmak” olarak algıladığım için ben bu formülü sevdim ; tamamını uygulayamasam bile haydi pancar haşlayıp yemeye...

29 Ağustos 2007 Çarşamba

kır saçlar ve devamı

cumhurbaşkanı değişti. önemli bir konu.ama ben bu noktadan hareketle eski cumhurbaşkanının eşinin o doğal kır saçlarına geleceğim.bu ne kadar önemli bir konudur bilmiyorum.ama bana "gerçek" geldiği için , "doğal" kaldığı için çok estetik buluyorum.hoşuma gidiyor o ve onun tarzında saçı olan hanımlar.ilerde benim de saçlarım öyle olsun isterim.halihazırda zaten boya değmemiş kestane saçlarım var.kazara yolum düşüp bir düğün dernek öncesi kuaföre gitsem hemen "gölge yapalım mı" diye atlıyorlar ama ben de "sen gölge etme saçımı kes başka ihsan istemem" diyorum. şu anda saçımı toplamaya yarayan toka ve gözlüğüm dışında herhangi bir aksesuar ya da takı da yok üstümde.alyansımı bile takamıyorum, saat takamıyorum ya da eskiden denemiştim bir küpe takmayı ama artık onu da takamıyorum. fazlalık gibi geliyor bana daral getiriyor varlığı hemen çıkar at oluyorum.etek giyiyorum ama sırf rahat ettiğim için uzun ve geniş olanlardan .topuklu ayakkabı ise yine özel günler için evde bekliyor bir adet.makyaj yapmadığımı söylememe gerek yok sanırım . günlük hayatta bembeyaz suratla dolaşıyorum.hal böyle olunca kırkta yılda bir kullandığım bir iki ufak makyaj malzemesi beni baştan yaratmış kadar oluyor.süper.
ama bunlar o kır saçlar kadar aman aman hoşuma giden şeyler de değil.belki bu kadar rahatıma düşkün tembel olmasaydım ben de pek tabii iyi bir süslü olabilirdim , içimde var yani biliyorum ancak gelin görün ki çoook tembelim ,vaktim hep az ve uğraşamıyorum ,hepsi bu.

28 Ağustos 2007 Salı

ayıp ayıp

insan hiç kocasını koyup gider mi ? gittim. yıllık iznimden beş gününü kullanıp anneme gittim .haberi yoktu kahvaltıya yetişince anneme büyük sürpriz oldu. oturduk uzun uzun konuştuk ,beraber alışverişe gittik sonra gezdik ayaklar ağrıyana kadar... sonra kocacım bir gün izin almış geldi peşimden hadi dedi gidiyoruz.sabah beşbuçukta yola çıktık sekizbuçukta side'ye ulaştık.ben orayı seviyorum niyeyse.heralde antik kalıntıların içinde yaşıyor olmak hoşuma gidiyor.yaşamak dediysem tatil süresi kadar yoksa oraya yerleşme fikrinde değilim.iki koca gün yüzdük dinlendik ve geri geldik.sessiz haykırışlar işe yaradı. bu arada beraber geçirdiğimiz tatiller içinde kendisini en çok yüzerken gördüğüm tatil buydu.körle yatan şaşı kalkarmış artık o bana ayak uyduruyor ben de ona, hayat :) kısa da olsa bu ara ; işe dönüş şapşalı oldum kafam ağrıdı eve gitmeyi bekliyorum dört gözle oysa benim full enerjik olmam beklenirdi tatil dönüşü

21 Ağustos 2007 Salı

diyaloglar (tazelendi)

bir = saygıdeğer bir arkadaşım görümce oldu ama onu görümce yapan ve şu saatte vuku bulan düğüne katılamadı , görümce olduğu yanına kar kaldı.ben de onu teskin etmek için bir email yazıyım dedim şu çıktı : " boşver yaaa düğün dediğin nedir ki maksat gönüller bir olsun
mevzu düğün değil . o düğün ile amaçlanan burada düğümlenen iki kişinin bundan sonra karşılaşacakları bilimum düğümleri çözme becerilerine önceden alkış tutmak ,onlar
çözemeyenlerden olmazlar işallah .sen amin de , yeter"

iki = eşimin kuzeni ile tanıştık ;genç bir bey. o da yakında evlenecek ve müstakbel eşi de bu evlilik sebebi ile burada yaşamaya başlıyacak . aynı benim gibi . benim eşim doğdu doğalı bu kentte ancak bizden farklı olarak kuzen de dışarda okuduğundan kendisi de burada olmaktan hoşnut değil .Ben de dedim ki " yapacak bişey varsa yap ve kurtul buradan eğer yoksa yola devam ; sen en azından şimdiye kadar yaşadıkların sayesinde burada sıkılan adam olabildin , ya onları hiç tatmasaydın daha mı iyiydi ? o zaman kanıksardın bu tekdüze düzensizliği" beni sevdi sanırım çünkü birer dondurma getirdi dolaptan , yedik.

üç = galiba artık yaşlanıyorum ; üçüncü sıraya yazacak bir diyalog bulamadım çıkınımdan , siz iyisimi yılmaz erdoğan gibi beyaz bir kağıt alıp benim yerime doldurun
( öğrendim , teşekkür ederim esra :)

20 Ağustos 2007 Pazartesi

dr

Hürriyet Pazar ekine baktım netten ,bu sabah.zaten yıllardır gazete almıyoruz hep netten bakılıyor .Neyse işte bir yazı vardı tacizci doktor hakkında.Bu yazı beni de çok düşündürdü. Adına tam olarak taciz demesek bile bazı davranışları yüzünden doktorluğunu iyi yapsa da artık bir daha ona muayene olmam dedirten adamı hatırladım. Böbrek taşı ; kum ; enfeksiyon derken kendisi ile teşvik-i mesaimiz çok oldu. Samimiyetini kuzenimin bir zamanlar onun hemşiresi olması ve benim de bu referans nedeni ile onu seçmiş olmama bağladım ,zaten de kızı yaşındayım ve olsa olsa “babacan” bir tavır olarak niteledim. Kendi cep telefonu numarası zaten kartvizitinde yazıyordu , ben de o numarayı kendi cep telefonumdan arayınca numaramı kaydetmiş. Samimiyetine bir kulp takmama sebep de işte bu vesile ile beni arayıp arayıp durmasındandır. Rahatsız olduğumu bildirdim ama "ne varmış beni aramasında da ,doktorum değil miymiş merak ediyormuş" Ben de napiyim , artık kaba konuşarak felan kurtuldum. Yeni bir doktor buldum ve ona devam ettim. O günlerde bunu şikayet edecek kadar büyütmedim kafamda ; veya belki de "dişi kuyruk sallamış" derler diye korktum.bilemiycem. bu da böyle bir anı olarak blogu işgal etti , pardon:)

16 Ağustos 2007 Perşembe

yer misin yemez misin

beklentilerimi düşük tutarım ; gerçekleşmezse hayal kırıklığımın kırık parçaları da küçük olsun bir süpürge tutmayla ortalık temizlensin düşüncesiyle.
bu yıldan beklentim sadece dört kısa gün sürecek mütevazi bir pansiyonda konaklama ve hafif deniz meltemi eşliğinde güneşlenme imkan tanıyacak bir yaz tatiliydi
neredeyse yüzelli gün süren bu sıcak mevsimin dört günü serin sularda yüzmek bir balığın hakkı değil midir?değilmiş.gitmiyoruz.sıkı para politikasına kurbanız.balık tava mı yaparsınız buğulama mı ?

13 Ağustos 2007 Pazartesi

dünden bugüne

İlkokulda 21 kişiydik sınıfta ; tek sayı olması sebebi ile hepimiz ikişerli otururken bir arkadaşımız tek başına otururdu ,yani yayla gibi sırada tek başına.
Ortaokula geçince ise sınıflar 60 kişi oluverdi ve sırada 3 bazen de 4 kişi oturuluyordu.Nerden nereye ... çünkü biz ben ilkokulu bitirince daa iyi eğitim alalım diye ilçeden il merkezine taşındık ve işte bu kadar arttı(?) eğitim kalitesi.
İlkokul öğretmenim bana göre farklı bir varlıktı , ondan korkardım ,çekinirdim. Onun da çocukları vardı , tanırdık onları da ama öyle bir otorite ki , bizden biri gibi olmadığı kesin.
Bir keresinde sınıfta ceketini çıkarmıştı, o günü unutamam ,bence bir olaydı ve ben çok şaşırmıştım.O robot gibi o takım elbise bozulmadan yaşıyor sanıyordum.Oysa değil ,o da işte bizim gibi etten kemikten bir adamdı ve tam da benim ÖSS günümde ruhu o bedeni terk etmişti , mekanı cennet olsun , hatıralarımda yeri ayrıdır.
Ortaokulda biraz büyümüştük ya hemencecik bir öğretmenime “platonik” olarak aşık olmuştum.O zamanlar politik cephelerden haberim yoktu. Biraz büyüyüp bu cephelerden birinde kendime bir yer bulup ; o öğretmenimin de karşı cephenin yılmaz bir savaşçısı olduğunu ve derste beynimizi yıkadığını fark edince kendisine içimden küserek son sınıfta
bu olaya bir son verdim ,oysa okul birincisi olmuştum ve tebrik edecekti ama yüz vermedim oh olsun işte.Şimdi olsa o kadar küsmem çünkü grilerim var artık eskisi gibi sadece siyah ve beyaz yok benim için . Hele hele politik duvarları dünya yıkmış ben mi yıkmıycam, peh.
Liseye başladığımda ise memur mantığına kavuşmuştum çoktaan “salla başını al notunu” şeklinde devam ediyordum .Öğretmenler bana not verip sınıfı geçme ve diploma almak için gerekiyordu yoksa bir şey öğrendiğim de yoktu öğrenmeye niyetim de yoktu ( İngilizce öğretmenlerim hariç) Şimdi hepsinden özür diliyorum saygısızlık etmek istemem ama keşke eğitim sistemine suç atmak yerine mesela ingilizce öğretmenim kadar ilgili olsalardı da , bari ismimizi öğrenip mezun etselerdi bizi ,zor değil kanımca ingilizce öğretmenim 50 yaşında olmasına rağmen ismimizi öğreniyor da onlar 30unda mı beceremiyor ( ingilizce öğretmenimiz onların da öğretmeniydi yani siz düşünün artık)
Bir de lise 2 kimya dersi var ,ben diğer notları yüksek ama tembel bir öğrenci olarak kimyadan –2 aldım , bana telafi sınavı mı yapmadı sözlüsü mü yapmadı neyse allem ettik kallem ettik beşi alıp geçtim.lise üçte de konu organik kimya ve benim ezber kuvettim vasıtasıyla 9 geldi , ama “kopya” muamelesi gördü kağıdım çünkü geçen seneki performans ortada...
Arkadaşlıklara gelince ... ilkokuldan kalan hiçkimse yok.Ortaokulda tanıdıklarımı uzun süre taşıdım hayatımda ama bitti bir yerde artık ben taşıyamıyorum. Lisenin sıraları bir vesile oldu kendimden çok sevdiğim arkadaşımı tanımama ama biz onunla zaten galü beladan beri tanışıyorduk sanki . Neyse ki üniversitede de aynı okulu kazanıp aynı yurda düştük. Çok ortak anımız var ,birisi de nikahlarımız .
O benim on dakikalık oda nikahım için on saat yol gelip şahit olup geri gitti. Ben ise düğünümden iki hafta ,balayı dönüşümden bir hafta sonra olan onun nikahı için izin istesem iki aydır çalıştığım işimi kaybedebileceğimden korkup yalan söyleyip yarım gün izin aldım ,o yalan da ne büyük yalandı ama bir daha başıma gelmez umarım , 6 saat yol gittim nikah şekerini tuttum 6 saat yol geri dönüp sabah işe geldim ama aksi düşünülemezdi.Çünkü o tarihten yıllar önce ikimiz beraber otobüste giderken kaza oldu , ikimizi de melekler korudu,demek ki bir bildikleri var.

11 Ağustos 2007 Cumartesi

şapır şakır şükür ( gökselin bi şarkısı olan değil ama )

şapır : adam elma mı yiyo ; kim ağız şapırdatıp 5000 ytl kazanmak ister yarışmasına mı katıldı belli değil (ohh neyse yedi bitti ) oda arkadaşımı sevmiyorum , zaten fazla kıllı ve FOREKS onun masasında olduğundan gidip o yokken bi bakmak için koltuğuna oturunca üstüm başım kıl oluyor ,ben de ona kıl oluyorum.

şakır : pencere açık uyuyoruz , 4.katta ev ,bahçe çimleri gece boyu yağmurlama metoduyla sulanıyor , fıs fıs fıs o sesi duyuyorum mütemadiyen ama bu gece yabancıladım "bu ne yağmur mu " dedim demek ki fıs fısla değil hortumla sulamaktalarmış.bi de kocam gece uyanıp o camı kapatmıyor tabii ben de, ve sabaha karşı soğuk oluyor. hasta oldum olacam az kaldı.

şükür : biz dün akşam şarap felan içmedik . bütün gün "herkes"den gelen kandil kutlama sms ve emaillerine rağmen aklımdan uçup gitmiş. eşim hatırlattı. ama o sms ve emailler bana çok "yüzeysel" geliyor ya, direk siliyorum onları . niye? sırf "adet yerini bulsun" diye yollanmışsa ben anlarım ve silerim.tabii sırf o mailleri değil günün anlamını da kafamdan silmişim.özür dilerim.

10 Ağustos 2007 Cuma

bir şarkı

evlendik 1 yıl önce
bugün
nikah günümüz
ikimiz belediyede
iki arkadaşımızla
küçük bir çukulata kutusu dışında tören havası taşımayan bir törenle
ne de olsa bir düğün yapılacak diye...
ama özel bir günde
annemle babamın da nikah gününde

ha o şarkı mı ?
akşam eve giderken bir şarap alırız diyorum
" ben zaten sarhoş bi balık" ezginin günlüğü' nü çok seviyorum ,söylemiş miydim.

9 Ağustos 2007 Perşembe

uzak yakın ilişkiler

Erkek kardeşimi aradım şimdi. İş telefonumdan onun cebini aradım ( Cem Yılmaz ın reklamındaki gibi yaniii :) Düşünmeden tuşladım numarasını ; tereddütsüz. Başka kimsenin cep telefonu numarasını bu denli hızlı ve bir çırpıda tuşlayamam. Henüz pek kimsede yokken onda vardı cep telefonu ve ben de onu hep sabit telefondan tuşlayarak arardım ve de çok sık arardım ,bu yüzden ezberimde. Oysa cep telefonum olduğundan beri orada kayıtlı olan herkesi rehberden aradığımdan çoğunun numarasını ben bilmiyorum bile,telefon biliyo.
Aramızda ikibuçuk yaş var, yani kendimi bildim bileli onunlayız. Bazen fiziksel olarak uzaklaştık birbirimizden bazen de ruhen. Onun lise yılları ,deli dolu geçtiğinden uyuşmamız mümkün olmadı ama o çağları atlatınca; epey yakınlaştık. Arkadaş çevremiz de ortak oluştu ve birlikte çok eğlendik.Askerdeyken onun yolunu bekledim ; gelse de gezsek diye.Benim Ankaraya gidişlerimle fiziksel ayrılıklar yaşandı ;sonra benim evlenip buraya taşınmam ile ayrılık katmerlendi.Şimdi oda evli.Bir aylık.Eşine ise hiç alışamadım.Tanıyorum başından beri ama nedense el gibi . Oysa eski kız arkadaşı benim arkadaşımdı. İçimden onunla evlenecekmiş gibi düşleyip de hayal kırıklığına uğramış olmanın da etkisiyle olabilir bu alışamama vaziyeti. Ama benim arkadaşım olan kız onu bıraktı.Hem de akabinde birden başkası ile evleniverdi.Erkek kardeşim bu durumu kolay atlatamadı. Saçmaladı epey bi süre. Neyseki şimdiki gelinimizle tanıştırdı bizim bir arkadaş onu da kurtardık Benim eşim ile erkek kardeşim de yabancılar hissediyorum .Eşimin birlikteliğimiz resmi boyut kazanana kadar ailemle tanışmadı, bir tanışma yemeği düzenlemiştik onda da erkek kardeşim yoktu , yani bunlar ilk kez nişanımızda birbirini gördüler .Ondan sonraki görüşmeleri de düğünde oldu. Ayrı şehirlerde yaşadığımız için de seyrek karşılaşıyorlar ve tabii uzaklık var.
Oysa bizim ailede, hem çekirdek ailemizde hem sülalemizde birisinin sevgilisinin olması ; onunla ailecek tanışılıp görüşülmesi uygun karşılanır.Ayıplanmaz. Yani bu tanışma kararı kişinin kendisine bırakılır,baskı da yapılmaz illa getir getir diye. Anadolunun göbeğinde bence iyi bir durumdaydık. Elbette babalar anneler çocuklarını “saldım çayıra mevlam kayıra” zihniyetiyle de yetiştirmezler ,kontrollü gelişir pek çok şey. Eşimin ailesi de böyle bir aile imiş ; şimdi evlenip tanıyınca onları anladım bu gerçeği. Demek ki o kendisi istemedi benim ailemle tanışmayı .Ben de tabii onun ailesi ile daha doğrusu “annesi” ile geç tanıştım ( bizim aile rituellerine göre geç) Babalarımız vefat etmiş , ikimizin de bir annemiz var ; benim kardeşlerimle ilişkim ona göre daha samimi .Onun kardeşleri şehir dışında olduğundan pek görüşemiyorlar. Bu durumda kilit isim “anne” .Onu tanıyana kadar hep korktum . Ama korktuğum gibi olmadı.Benim anneme göre epeyi yaşlıydı ; galiba yetmişli yaşlarında şu ara.
Erkek kardeşim telefonu açmadı ; anneme ulaşamıyorum ,kız kardeşime de .Telaşlandım biraz ama postu yazana kadar geçti. Herkes iyidir umarım. Onları çok özlüyorum.

6 Ağustos 2007 Pazartesi

bir piknikti o

ağaç altında gayet gölgede bir piknikti o ; beni kızarmış bilmemneye çeviren!farketmeden yanmışım gölgede ağır ağır. acıyor heryerim.yani tişört ve pantolonum vardı üstümde gayet pikniklik kıyafetler ,onlardan açıkta kalan yerlerim yanmış .onun dışında iyi geldi.ayağımı bir suya daldırdım bir toprağa çaldım akşama kadar ayakkabı giymedim elektriğim gitsin diye.gitmiş midir bilmiyorum.o an için iyi geldi en azından.açıkhavada vakit geçirmeyi çok sevsem de ismim Özlem diye ; açıkhavayı özlüyorum ,hiç çıkmıyoruz ki evden Ağustos ortasına gelmişiz bembeyaz(DI) heryerim..
Yeni bir bebeğin ismi konunca;"adıyla yaşasın" derler.Ben doğduğumda da epeyi denmiş anlaşılan ;özleye özleye yaşıyorum .özlediğim birşeye kavuşunca bu hemen başka birşeyi özlememe sebep oluyor. elbetet tüm istediklerimize kavuşamayız ama illa şart mı birine kavuşmak için öbüründen vazgeçmek? sorma böyle sorular Özlem sorma " hayat bir kutu çikolata gibidir ne alacağını asla bilemezsin"
kızkardeşim fizyoterapist,özel eğitim veren bir kurumda çalışıyor.anlattıkları insanı buz gibi donduruyor.tüm bunlar ışığında işte altın cümle " Allah bu günümüzü aratmasın"

4 Ağustos 2007 Cumartesi

falan filan

gitme ellerim
daha yaprakları var sayılacak bu sonbaharın
gitme ellerim
misket oynayacağız daha çocuklarla
gitme ellerim
güller toplayıp güneşe sunacağız daha
gitme ;
ellerim de değilsin sadece
herşeyimsin sen benim çünkü
gitme

sevgilim olarak tarihe adını yazdırmış olan birkaç şanslı(?)arasında en güzel eller kimin bilin bakalım ,tabii ki son sevgilimin,kocamın.tesadüf sadece.ama iyi ki de öyle.tabii ki seveceğim kişinin ellerine bakıp da karar verecek halim yoktu ama böyle güzel elleri olan birini sevip evlendiğim için kendimi de ayrıca tebrik ediyorum.onun elini tutmaya da bayılıyorum.arabadan inip apartmana girene kadarki yol keşke daha uzun olsa ( çünkü biz evden işe -işten eve bir yaşam sürdüğümüz için onun elini ya araba ev arasında ya da oturma odasından mutfağa kadarki koridorda tutabiliyorum) bu şiir kimbilir liseden mi kalma ; ama o zamandan belliymiş benim bu konudaki hassasiyetim demek ki
dün akşam ; küslük hiç yaşanmamış gibi davrandık , gerçi ben yine herzamanki gibi erken uyuduğum için küs olmakla olmamak arasında pek fark olmadı . ben bazen onu özlüyorum biliyor musunuz.altı gün işteyim pazarları da genelde başbaşa kalmıyoruz gelen giden oluyor ya da biz gidiyoruz ,akşamları ise çoğunlukla o TV izlerken ben mutfaktayım veya uyuyorum.
zaten benimle evlendiğine memnun olmasında bu "kumandanın ve TV koltuğunun tek hakimi" olmasının ve az dırdır çekmesinin de etkisi olduğu kanısındayım . Zaten kavgalarımızı da benim işten çıkıp uyumaya kadar "yaşadığım" bir iki saatte ediyoruz ,hani diyorum bazen yemek işini de es geçip ben direk işten gelip uyusam mı? işyerinde sürekli klima açık olduğundan diyorum başım ağrıyor ve akşamı zor ediyorum , uyku bu yüzden bu aralar beni esir alıyor.
bir balığım vardı benim ; filiz. işyerinde bir fanusta yaşardı, herkes niye eve götürmediğimi sorardı,saçma.ben evde onu göremem ki derdim.evet ,işyerinde daha fazla "uyanık" zaman geçirdiğim kesin.Neyse filiz bizimle iki yıl yaşadı,çok güzeldi zaten ,nazara gelmediğine şaşıyorum.Sonra benim tayinim çıktı ,Ankaraya taşınıyorum diye onu anneme teslim ettim.Arada bir gelip görüyordum iyiydi .Ama sonra baktım kavonozdaki başkası.Annem yavrum ben anlamıycam sanmış aynı renk balığı almış ama anladım .Neyse o da öldü.Şimdi küçük umut ( bkz: http://seatoland.blogspot.com/2007/04/umut.html) için alınan mor güzel var o fanusta ,ismi mor güzel değil ama söyliycem kızmayın"dümbük"

3 Ağustos 2007 Cuma

2.post

öğle arasında aradı,"hanım napıyosun"dedi, iyiyim (?) cevabını verdim de ağladım tabi hemen anında.kapattık.biraz ağlayıp durulup konuşabilecek duruma gelince ben onu aradım, "aşkım"diye konuşmaya başladı ve devamında "akşam çıkışta alırım" dedi "nereye gitcem benim ne işim olur ki dışarda "dedi. kapattık.bir de mesaj yazmış "s.s."
iyi hoş
bu hep oluyor zaten
biliyorum zaten bu gece de küs uyursak bile en geç yarın barışırdık
hep barışmadık mı
hep ben özür dileye dileye diimde tüy bitince , o da " bak bu sefer son" diyip affetmedi mi ... burdan bakınca hep ben sebep oluyormuşum gibi gelse de aslında benim tolerans limitlerim yüksek olduğundan onun pek çok ıvır zıvırına takılmadığımdan hiç küsen ben olmadım.oysa onun limiti düşük, bir saniye içinde bir hareketim bir sözüm yüzünden , kabahat sahibi oluveriyorum.
yani barıştık
ama ben hala üzgünüm hala çok sıkıntılıyım
bu hallerini gördükçe "yok sana çocuk mocuk"diyorum içimden
evet bu kadar ani ve sert kararlar verebilen bu kararlarla insanı bu kadar acıtabilen bir baba(?)
benim babam da böyleydi
ben babamı çok severim ama çok da üzülmüşümdür onun yüzünden
ve en çok da annemi üzmesine üzülmüşümdür
ve kendi çocuğum aynısını yaşasın istemiyorum!
gel gör ki ben annem gibi "mülayım" ,eşim babam gibi "keskin nişancı"
nasıl da benzemişiz.
yani şu an itibariyle çocuk istemiyorum kararındayım
bizim evlilik ortamımız bebek için yeterince olgun değil.
bizim evlilik olgunlaşınca ise ; bedenim için işten geçmiş olabilir ama napıyım.

boğazım düğüm düğüm

eşim benimle konuşmuyor ,dün akşam küstü,farkettiğimde çok geç olmuştu ,TV izliyordu ben de erkenden uyurum zaten sonra bir baktım yatağa gelmedi(küstüğünün 1. delili)kalktım yanına gittim gel dedim.konuşmadı benimle.bu da 2.delil . sabah bana "sen servisle gel akşam seni işten çıkınca almıycam" dedi.ve"işim var bekleme akşama " dedi
nolcak sanki
bu akşam gelmesen - yarın da mı gelmiycen ya da sonraki gün ?bence kızgınlığı küskünlüğe dönüştürmek anlamsız.ben küsmedim.ama konuşmaya fırsat olmadı.yoksa bir şekilde onu bu sinir küpü olma halinden çıkarabilirdim diye umuyorum.
ama bittim.hafta bir kavga çıkıyor nerdeyse.evlilik bu mu?şimdi akşam eve gidip çantamı toplayıp Konyaya gitsem annemlere gelmesem.ne olacak.işte bitti.bitirmek kolay.devam ettirmek ise ben ilişkinin başından beri devam ettiriyorum. korkuyorum ya gücüm biterse.ya kontrolümü kaybedersem.ya geridönemeyeceğim birşey yaparsam.
ve en zoru da şimdi gelip çalışmak.işyerinde gülümsemek ve hiçbişey olmamış gibi davranmak.ağlıyamamak.ağlasan da içine akıtmak
berbat bişey yaaa

1 Ağustos 2007 Çarşamba

ve perde !!!

Yaşadığım şehir münasebetiyle tiyatro ve sinemayla oldukça geç tanıştım ,yoktu .Sinema sosyal bir aktivite olmanın ötesine geçmedi ,hani arkadaşlarla buluşup gidilen.Ama tiyatro öyle olmadı, yani biraz daha cesur olsam ,biraz daha kendime güvensem herşeyi bir yana bırakıp tiyatro sanatçısı olmayı bile düşünürdüm. İzlerken duyduğum heyecanı hesaba katarsak sahnede iken neler olurdu kim bilir? Gerçi bu duyguyu kıyısından yakalama fırsatı da buldum.6 yedi yıl önceydi; üyesi olduğum derneğin gençleri olarak bir tiyatro kolu oluşturup , içimizden yetenekli bir hocamızın kaleme aldığı kimi şiir kimi anektod ile süslenmiş bir oyunu sahneledik.Bu iş bir yıl kadar sürdü hem yaşadığımız kentte hem de yakın çevrede .O günler hayatımda apayrı bir yere sahiptir zaten.Her yolculuk ayrı bir heyecan ayrı bir zevktir.Otobüste onca becerisi olan genç birarada iken yollar uzamaz aksine kısalırdı.Şarkılar oyunlar derken hemencecik varılacak yere gelinir otobüsten inilip sahne alınacak yere gidilir ve kendi çapımızda hazırlıklar yapılırdı ,makyöz olarak tayin ettiğimiz arkadaşımız bizleri birer “maymuna” çevirse de ,heyecandan farketmezdik. Oyunumuz ücretsiz gösterildiğinden sahne olarak ya bir okulun sahnesinden faydalanırdık ya da bahçesinde kurardık sahneyi kendimiz. Ama bir ilde bize gerçek tiyatro sahnesi ayarlamışlardı. Işıkçısıyla sesçisiyle tüm ekip de oradaydı.Ve bu beni çok heyecanlandırmıştı, aynı oyunu defalarca oynamış olmam bu heyecanı bastırmaya yetmedi. Bu yaşıma geldim ; bu denli heyecanı da bir daha tatmadım.
Anlatması çok zor , düğünümde ilk dansımda bile çok çok daha sakindim.Çünkü bu beklediğim bişeydi ,evliliği planlamaya başlayınca dansı felan da kabulleniyorsun doğrudan kanıksıyorsun yani.Ama tiyatro benim açımdan uzak bir hayaldan ibaretti ve şimdi o hayale dokunmuştum. Benden yaşça küçük ama tiyatro ile daha fazla muhabbeti olan Özgür isimli bir arkadaşımın verdiği tüyolar ve yüzüme vuran ışıklar sayesinde de karanlıktaki seyircileri göremeyişimden aldığım güç ile kendimi o sahnede değilmişim gibi hissederek oyunu tamamlamayı başardım.
Ben tek başıma izlerdim oyunları hep ,öncesinden bilet ayarlamak gerekmezdi öyle olunca , yer yoksa bile bir sandalye koyuverirlerdi kenara
Bir dönem okulda tiyatro dersi almıştım ,hocamız bazı oyunlara bilet dağıtırdı işte o zaman grup olarak giderdik .
Özel tiyatrolar benim bütçemi zorladığı için sıklıkla gidemezdim ama elbette değecek olanları seçip gidebildiğimce gittim.Ama benim için Ankara Devlet Tiyatrosu Sahnelerinde olan biten herşey müthişti:buraya gelince benim için artık “Perde kapandı”