29 Aralık 2007 Cumartesi

bir önceki posttaki hikayeden yola çıkarak

durup dururken bana mail olarak geldi bu bir önceki posttaki hikaye.bir arkadaştan.yani belirteyim ki benim değil...
ve ben okuyunca"işte bu" dedim .belli ki bir erkeğin aklını başına getirmesi beklenerek yazılmış olan bu hikayenin bana neden işte bu dedirttiği de bu postun konusu .
benim blog arşivimde de arada sırada bahsi geçtiği üzere , evliliğim çok da beklenen değildi. duyan herkes evliliğime şaşırdı . ilk başlarda işin ucunda evlilik olacağını ben de sanmıyordum , ama ilişkimiz başladı sürdü gitti derken baktım bir sonuca varılması gerekecek ve sonuç benim vazgeçeşlerim ile olacak.ya ondan ya elimdekilerden. ondan vazgeçmeye karar verdim , kendimi ondan uzaklaştırmak için elimden geleni yaptım ama olmadı. mantıken ; fiziken uzak kalmış olsam da zaman kalbimi, ruhumu ona daha da yaklaştırdı. sonuçta tüm doğrularımı yıkarak vazgeçtim beklentilerimden ve onunla evlendim. birbuçuk yıl oldu. mutluyum.kalbim ona hala o eski yakınlığında hatta daha da öte.birlikte oldukça bağlarımız güçlendi.evet arada sırada patlama noktasına geldiğim ,bunalım takıldığım oluyor ama benim huyum bu zaten. hep bir depresyon konusu çıkarırım gidişattan.
işte bu hikaye benim veremediğim neden sorusuna verilecek cevaptı. eşim daha tanıştığımız andan beri beni değil hikayede bahsedilen içimdeki o " küçük kızı" bulmuş ;onu sevindirmeyi bilmiş ve küçük kız da beni peşinden sürükleyip buralara getirmişti.
işin garibi ben kendi çocukluğumda bile küçük kız olmadım , çok basmakalıp bir ifade belki ama doğru. hep yaşımdan olgun davranırdım . yaşıtım olan kız arkadaşlarım şayet yanlarında ben varsam babalarından izin koparıp çarşıya oraya buraya gidebilirdi. öğretmenlerim ders içinde bişekilde gerektiği için sınıftan ayrılırken sınıf başkanını değil beni görevlendirirdi ," özlem sessiz sakin olun" diyerek. evde zaten iki yaşında abla olmuş olmanın yükü vardı üzerimde . ayrıca tipim de yaşımdan büyük gösterirdi. lise birde olduğum bir zamanda babamla beraber bizi görüp de babamın eşi olduğumu sananlar vardır.
ve aksine ben kendimi olduğum gibi değil olduğumdan da küçük hissederim , bonibonla sevinir , çizgi filmle eğlenir , aydedeyle konuşurum. bunları saklamadan gizlemeden neşeyle vakit geçirebildiğim tek yer ise eşimin yanı ." işte bu" benim için evliliğime giden yolun formülü.

biraz uzun ama hoş bir hikaye

MUTLU BİR EVLİLİK
Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, bir de sinirlenmişti.
Alaycı bir ses tonuyla: - Ekmek parası mı istiyorsun? diye sordu.
- Hayır çikolata parası lazım!
Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.
- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?-
Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.
Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.- Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "
Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.
- Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.- Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.
Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
- Yok mu eşin dostun, borç alacak akraban?
- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim
- Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Ben de altı yıllık evliyim.. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.
- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
- Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
- Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?
- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?-
Küçük kızı severek.
- Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.
- Nasıl yani ?
- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?-
Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun" demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.
- İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
- Hiç kavga etmezmisiniz siz?
- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.
- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum
- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.
- Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
- Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu. Adam ayağa kalktı
- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
- Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi. "Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım," dedi. Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı. Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı, sonra eşinin önüne koydu.
- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi. İnci hiç konuşmadı.
- Sorsana "niye" diye.
İnci kızgın kızgın:- Niye? Diye sordu.
- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla.İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.
- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.
- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim birşeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım" Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.
- Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü.- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.
- Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu. İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.-
Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.

Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü

27 Aralık 2007 Perşembe

hazırlık

zaman nasıl da hızlı , nasıl da koşuyor ... daha yorulmadı , yorulmayacak da o. bir nefes alsa , şöyle bir mola verse olmaz mı ?
dinlenecektim güya ; on gün tatilin adını bile duymak yetmişti ilk başta .ama şimdi sadece adı kaldı bana yadigar. ne dinlendim ne bir iş yaptım.zamanın böyle bir özelliği var, uzaktan gördüğümüzde ya da içindeyken engin bir deniz , koca bir okyanus misali olan zaman ; geçip gidince yani dışına çıkınca avcumuzda bir su damlası bile kalmıyor. sanki buhar olup uçuyor o koca deniz .o denizde fırtınalar koptuğu da çok oluyor . içindeyken boğulacakmışız hissi veriyor . bizi çok yoruyor bazen zaman . üzüntülü sıkıntılı günler uzadıkça uzuyor ama en nihayetinde geçip gitmiyor mu ? avcumuzda bir ıslaklıktan başka ne kalıyor ? o ıslaklıksa , yaşadığımızın ta kendisi.ve bence çok önemli.
bayramda yaptığımız ziyaretlerde iki bebekle tanıştım.biri küçük ve yakışıklı bir bey.annesi ve babası evliliklerinin sekizinci yılında altı tüp bebek deneyimi ve iki ameliyatdan sonra kavuşmuşlar bu küçük beye.bunca çabaya benim ne bünyem ne ruhum ne de cebim dayanır. ama çaba göstereni de anlarım , dilerim isteyen herkesi bebeğine kavuştursun allahım. diğeri ise parmak kız , gereğinden hevesli çıkmış bizimki ve beş hafta önce gelmiş dünyaya. zaten de minikmiş belli ama bu erken geliş nedeni ile de biraz daha minik kalmış . parmak kızın annesi öyle mutluydu ki , küçücük bedeni öpücüklere boğuyordu .oysa ikinci çocuğuydu , abisi vardı parmak kızın okula başlamış bu yıl aklı başında görünüyordu.demek ki her yavru ayrı bir dünyaydı anne için.
zamanla başladım bebekle devam ettim. bu postun sonu nereye gidecek bakalım. henüz bebek haberi verecek değilim ,ama farkettim ki bu haberi hiç vermeme ihtimalim de var. "zaman" ile başladım posta çünkü son günlerde artık hiç bir şeyi yetiştiremiyorum , hiç bir şeyle istediğim kadar özenle ilgilenemiyorum , başladığım pek çok şey yarım .ve bununla birlikte hep yorgunum. şimdi bir bebek olsa ona da yazık olacak.bana da. ama yorulsam da perişan da olsam nasıl olsa o bebek büyür. zaman geçer.ve en azından avcumdaki o ıslaklığa bakıp gülümseyebilirim. evet ,dalgalı denizde çok yorulduk yıprandık ,zaman yetmedi ,yavruma yeterince özen gösteremedim ama işte şimdi beraberiz yavrumla diyebilirim..
hala sorular içinde oluşum hala emin olmayışım garip , oysa ben iki ay önce gerekeni yapmaya karar vermemiş miydim ? şimdi niye bu kararsızlık...hayır bu kararsızlık değil .bebeğim olursa zaten ona hazırım , bu bebeğim olmazsa konusuna yaptığım hazırlık.. hani o yakışıklı küçük beyin annesi babası gibi olamıycağımız için , şimdiden kendimi bu duruma da hazırlayım dedim.

26 Aralık 2007 Çarşamba

rehavet

bayram tatiline biraz erken başladım , tek başıma annemi görmeye gittim o boşlukta . sonra bayram için geri geldim buraya.bayramın ikinci gün akşamı yeniden yola çıktık anneme, bu kez eşimle beraber . onu da bayramlayıp geri geldik. iki anneyi de yalnız bırakamıyoruz bayramda , bi burda bi orda . biraz yorgun döndüm tatilden , bu gidip gelmeler nedeniyle. rehavetten kurtulup post yazacağım yoktu , ama yorumların itici gücü ile toparlandım ve yazdım.
aslında biraz dertleşmeye ihtiyacım da var , bayramda yaşadığım bir olay üzerine...
eşimin iki ablası var , ikisi de şehir dışında yaşıyorlar. Bizden yaşca oldukça büyükler , birinin üniversiteyi bitirmiş bir çocuğu bile var.
bu iki abladan küçük olanı ile evlenmeden önce tanıştım , çok sıcak bir tanışma oldu ve sağolsun sonra nişanımıza da katıldı.büyük olanı ise ilk gördüğümde üstümde gelinlik ile kuafördeydim. sadece benimle değil eşimin ailesi ile de az muhabbeti olan biriydi bu büyük abla. ama şimdi eniştemiz emekli olunca vakit bolluğundan buralara sık gelir oldular.geçen bayramdan önce gelip kalmışlar ama bayrama çocukların yanına dönmüşlerdi. o sebeple bu bayramı annesi ile geçirmek istemiş , tabii buyursun gelsin.
kurban kesimi buraya yakın bir köyde yapılacaktı. bayram sabahı eşimle kayınvalidem o köye gitti ben kendi evimizde kaldım.bir tatlı yapayım bari gelip gidene ikram ederiz diye düşündüm. mutfakta uğraşırken telefon çaldı.büyük ablaydı arayan.
meğer geleceklerini kayınvalideme haber vermişler , o da köye gideceğinden bahsedince evinin anahtarını kapının orada bi duvar kovuğu var ,oraya bırak demişler. kayınvalidemin canı anahtarı bırakmayı istememiş hırsızı var arsızı var. ama bunu kızıyla paylaşmamış da içinden şöyle düşünmüş ; "özlem evinde nasıl olsa bizi bulamayınca anahtarı da bulamayınca onu ararlar oraya giderler " evet neticede öyle de oldu ; büyük abla annesini evde bulamamış, anahtar da bırak dediği yere bırakılmamış ve bir hışımla beni aradı. "neredeler" diye. köydeler dedim. ben evdeyim buraya gelin ,evi bulabilir misiniz ?
kapattık fazla uzatmadan , geleceklerdi nasılsa yüzyüze konuşurduk.gittim üstümü değiştim salondaki koltukların örtülerini topladım makinada çamaşır vardı serdim ama hala gelmediler.o kadar da uzak değiliz. ben aradım bu kez ablamı , nerdesiniz diye ,arabayla turlayalım da annemi bakleyelim dedik şeklinde bir cevap verdi. buraya neden gelmediniz dediğimde de bozuk bir ses tonuyla "davet etmedin ki" dedi. bana kendimden şüphe duyuracak kadar da emindi sesi ,acaba mı dedim? yok canım , davet etmesem evi bulabilir misiniz diye sorar mıyım. hem sonra burası yabancı biyer mi ( eh birbirimizi pek tanıdığımız söylenemez ama o ; eşimin ablası ) davet gerekir mi?
eşime ulaşamıyorum ,onları ikna edemiyorum , tam bir saat çabaladım .nihayet eşime ulaştım , ama ondan önce ben onları bize gelmeleri konusunda ikna ettim. eşim de ablasını arayıp "özlem bekliyor eve gidin" demiş ama ablam "davet etmediğimi" ona da söylemiş. fakat canım benim , hiç inanmamış ki ona. ama yine de "davet mi lazım , lazım değil hem ; hem de benim hanımımsa seni kesin davet etmiştir sen git doğruca bize bak o bekliyor" demiş.
ablamla enişte kapıdan girerken buz gibi soğuktular ,kim var dediler. kimse yok. meğer kendi ailem varmış, davet etmeyişimin sebebi olarak da onlarla başbaşa olmak istemişim diye de senaryoyu yazmışlar.
neyse biz çay içerken annesi de geldi ,sonra kurban etinden yemek yaptık ; yedik ve konu kapandı.
gel gör ki ben bundan hiç hoşlanmadım. hayatımın bundan sonrasında bu önyargılı ,senarist ve mesafeli insana abla demek zorunda kalışım hiç hoşuma gitmedi. neyse ki eşim de ; annesi de beni tanıyor ve öyle bişey yapmış olmadığımı biliyorlar.

14 Aralık 2007 Cuma

butejoy sobelemiş konu karanlık

bazı günler uyanmak zevkli iken bazı günler olmaz ? neden... ben güneşi seviyorum , eğer o sabah güneş parıldayıp aydınlatmamışsa ortalığı işte o sabah uyanmak zevkli olmuyor . karanlık demiş Butejoy ; ne düşündürür sana , ben karanlığı düşününce aklıma hep güneş geliyor .Karanlık üstünde durduğum bir kavram değil o yüzden bana bir çağrığım yapmıyo. Yani benim için çok da bi özelliği yok. Ama tersi öyle mi ya ... Aydınlık . Söylerken bile içim açılıyor. Hayalimdeki tüm sahneler güneşli bir havada geçiyor . En sevdiğim anıları toplasam onlara bir de güneş eşlik ediyor. Karanlığın tek özelliği , uyuma fırsatıdır . Bizim okulda gecelerce ders çalışırlardı ,bir ben yapamadım onu Çok çalışmak lazımsa erken kalkardım ,ama asla gece onikiden sonra uyanık olmadım. Yani oldumsa da sayısı iki elin parmağını geçmez.
Korkmaz mıyım hiç ? Korkarımdır belki . Rahat olmadığım kesin , gündüz olduğum kadar. Ama dedim ya üstünde durmadım şimdiye kadar , Sevinç sordu diye bi iki satır yazdım .

Bir de gözümün önüne bir sahne geldi , küçükken yaz tatilinde gittiğimiz memleketimizde... akşamları babam kuzenlerimi ,kardeşlerimi toplar bizi uzun yürüyüşlere götürürdü , geç saatte . fırıncı sabah için ekmek yapardı , kokusu duyulurdu evden çıktık mı . ekmek alırdık sıcacık hamur hamur onu yerdik. sonra şehrin dışına doğru vardığımızda yıldızlara bakardık uzun uzun, şehir ışıklarının etkisi sönmüş ortalık gerçekten karanlık iken samanyolunda kaç yıldız var sayacak kadar net görünürdü yıldızlar.babam anlatırdı yıldızları , cezveyi benzetilen b.ayı takım yıldızı mıydı hatırlayamadım .sonra kutup yıldızını bulurduk. ama her seferinde yeniden yıldız bulma seansları yapılırdı ve bndan hiç sıkılmazdık. ben ortaokuldaydım o zamanlar , ben liseye başlayınca yaz tatiline gitmez olduk oraya.kuzenler de evlendi felan kimse kalmadı. ama yürüyüşlerin tadı hala damağımızda , kuzenlerim ile oturduk mu o günleri yad ederiz.şifre gibi.
kutup yıldızı dedik mi anlarız .

12 Aralık 2007 Çarşamba

akasyalar ....

resimli bir blogum olmasını isterdim fakat teknik altyapı eksikliğinden mümkün değil ; örneğin benim bir fotoğraf makinem yok. olsa bile işyerinde bilgisayara resim yükleyip burdan yayınlamam çok doğru olmaz. fakat şimdi bir akasya dalı ,çiçekli hem de , kokusunu yayar gibi şurda salınıyor olsaydı hiç de fena olmazdı kanımca. neyse siz halledin yani hayal edin , " kendi akasyanı kendin hayal eettt , bu özgürlüğe sahip olduğunuz tek blog burası ; geeel vatandaş geeelll"
saçmalamayı burada kesip , hayatımın en güzel ılık yaz akşamlarını geçirdiğim ankarada emek dört~ bahçeli yedi ve etrafındaki caddelerde gün batımı tazeliğinde yürüyüşler yaptığım yirmilerimin sonuna selam ederim . O yürüyüşlere eşlik eden şarkılardan biri de "akasya kokan gecelerde" sözleri ile başlar ki ismi " sevdalım hayat" dır.diğer tüm livaneli şarkıları gibi bu da bir gözüme gözyaşı damlası bırakır bir gönlüme umut. insan kopyalanabilir olsaydı bu adamdan bir kopya yaptırıp evime koyardım "sen öyle sıcak sıcak bak ve gülümse bana yeter" derdim. tabii babası zülfü diye şu hayatta en kıskandığım insan olmaya adayken bana müsade ve lorke ile oh be şükür iyi ki de o değilim dedirten aylin livaneliye de dokundurmadan edemiycem keşke hiç türk müziği yapmasaymış.
cumartesi işyerinde gazetede bir yazı okudum , beyaz şova konukmuş livaneli .bir seyirci arayıp " sizi ; nazım hikmeti ve atatürkü babamdan öğrendim ben ,her sabah babamı güneş topla benim için diye uyandırdım.onu geçen yıl kaybettim.zülfü abi sizden bişey isteyebilir miyim , güneş topla benim için" demiş. ben işyeri felan dinlemedim bu satırları okurken ağladım. çünkü evet ben de babamdan dolayı tanıyıp sevmiştim nazımı ve livaneliyi ,ve ahmed arifi , ve yaşar kemali , ve hayatı ,ve insanları.babamla sevmiştim şiir okumayı , duyarak. babamla sevmiştim şarkıları , sözlerine bakarak.ve kaybetmiştim babamı ben de doyamadan ona . ağlamaz mıydım. ve hayıflandım kendime , hep erkenden uyursun özlem diye ne vardı sen de izleseydin şu programı.
sonra pazar sabah herzamanki gibi erkenden kalkıp bir kahve içtim ,kocam uyurken ütü yaptım, ekmek alma yürüyüşüne çıkacaktım ki televizyonu açtım. iyi ki de açmışım.programın tekrarı vardı.hemen kuruldum koltuğa.ve harika bir pazar sabahı yaşadım, ondan şarkı dinlemek mümkün olmadı ise de .

10 Aralık 2007 Pazartesi

eski bir dosta hitaben

çalıştığım şirket diğer ülkelere olduğu gibi yunanistana da ihracat yapıyordu , ağırlığı çok fazla olmamakla beraber . bu azlığın kaynağı politik sebepler değildi ; yanlış anlaşılmasın ; sadece ürettiğimiz ürüne talep avrupada pek yoktu , az gelişmiş ülkelerde alıcı bulmak daha kolaydı.
karayolu ile sevkiyat yapılıyordu ve yunanistana girişte gümrük işlemlerinin organizasyonu da bize aitti. nakliyecimiz aracılığı ile bir gümrükçü bulduk : bay yorgo.yetmişinin üstünde olduğu söylendi bana ; bu sebeple email ile haberleşemeyecektik sadece telefonla . ilk görüşmemiz de sonrakiler gibi çok sıcak geçti , özellikle de kendimi ad soyad tanıttıktan sonra ; benim evlenmeden önceki soyadım tellaffuz bakımından yunanistanda kullanılan bir soyadına benziyormuş ve bay yorgo yaşlı başlı hali ile bir de benim adımı öğrenmekten kurtulmuştu , misis Ka.lis deyip çıktı işin içinden. Akrabamız oluyorsunuz siz bizim diyordu. Gümrük işleri ile ilgili para transferlerini de gününde yaptık mı iş tamamdı .O şirkette iki yıldan fazla çalıştım. En sevdiğim iş yunanistana ihracat oldu , bay yorgo sayesinde . bir gün bana gönderdiği evrakların içinden bir de paket çıktı. bir dvd idi . üstünde "this is a small gift for you" yazıyordu . filmin ismi de yazmıyordu heralde çoğaltılmış kopyaydı ;ama olsun; teşekkür etmek için aradığımda "izledin mi" diye soracaktı bu sebeple aramadan önce izledim . ismi "politi.ki kuz.ina" olan bu film dün akşam tvde yayınlandığı için de bu yazıyı yazmak istedim zaten. bay yorgo ile hala görüşüyorum , ama ben o işimden ayrılalı üç yıl oldu ve yanına ne zaman bir türk gelse beni arar ve tercüman olarak kullanır beni . eminim bunu mahsus yapıyor çünkü bahanesi olmadan arayamayacak kadar da mahcup bir bey o :))) sizi özledim bay yorgo ...

3 Aralık 2007 Pazartesi

Sobe , Kimden : Mücevher Kutusu' ndan

ben küçükken , çok fazla arkadaşı olan ve oyun oynama şansı çok olan bir çocuk değildim. sokakta oynamak nedir bilmedim. hala da çok arkadaşım yoktur.Oyun oynamakla ,
özellikle de grup içindeki oyunlarla kazanılacak pek çok artılardan yoksun kalmışlığımın acısını da çekiyorum.
aslında ben , dil veya edebiyatla ilgili bir iş yapmalıymışım .Hatta ikisi bir olmalıymış.Geçen gün Seli.m İle.ri'nin çevirmen Se.çkin Sel.vi ile yaptığı bir söyleşiyi izledim. Yeni idolüm o.Ve artık okuduğum bir kitabın çevirmenine de dikkat edeceğim.
Sevmiyorum ben rakamların ve de paranın iş malzemem olması halini.
ilk kopyam ,yok.Evet dişe dokunur bir kopya deneyimim olmadı. Elbette yanımda benden akıllı birisi de olmadı , onlar bana bakardı esas ... çok da tevazu içinde gördüm kendimi yahu :))
en saçma huyum , bin düşün bir konuş diye yapılan onca uyarıyı dinlemeyip ,patavatsızca her ağzıma geleni söyleme potansiyelim.
bence cep telf , hiçbişey . yani benim gibi işten eve evden işe birisi için ,olmasa da olur. eskiden de çok önemsemezdim ama dışarda geçirdiğim vakit şimdiye göre daha fazla olduğu için bir nebze işe yarardı ,artık sadece ucuz kontur sağlıyor olması sebebi ile masadaki sabit telefonun yerini aldı ,adı cep telefonu kendi masa.
aşk bence, ( ..... ) işte bu boşluğa isim verme gereğinden doğmuş bir kelime, aşk. tarif edilesi birşey değil bence.
en sevdiğim bloglar , çok fazla sayıda blog okumuyorum .zaten sadece işyerinde kaçamaklarda okuduğum için iyi bir blog okuyucusu sayılamam. Sevdiğim bloglar
-pek güncellenmese de- linklerimde ve eminim bunu da okuyorlar : "sizi seviyorum"

sema , sevinç , sebla .
( isimler ne kadar uyumlu )
SOBE !